Bu site Mozilla Firefox İnternet tarayıcısına, 1280x1024 çözünürlük seviyesine uygun dizayn edilmiştir.
   
  Nurettin Torun
  Kuvai Milliye Destanı
 




KUVÂYİ MİLLİYE DESTANI


BAŞLANGIÇ   

ONLAR 

Onlar ki toprakta karınca, 
                                   suda balık, 
                                                havada kuş kadar 
                                                             çokturlar; 
korkak, 
            cesur, 
                     câhil, 
                             hakîm 
                                      ve çocukturlar 
ve kahreden 
                 yaratan ki onlardır, 
destânımızda yalnız onların mâceraları vardır.

Onlar ki uyup hainin iğvâsına 
                                   sancaklarını elden yere düşürürler 
ve düşmanı meydanda koyup 
                                      kaçarlar evlerine 
ve onlar ki bir nice murtada hançer üşürürler 
ve yeşil bir ağaç gibi gülen 
ve merasimsiz ağlayan 
ve ana avrat küfreden ki onlardır, 
destânımızda yalnız onların mâceraları vardır.

Demir, 
         kömür 
                   ve şeker 
ve kırmızı bakır 
ve mensucat 
ve sevda ve zulüm ve hayat 
ve bilcümle sanayi kollarının 
ve gökyüzü 
                 ve sahra 
                             ve mavi okyanus 
ve kederli nehir yollarının, 
sürülmüş toprağın ve şehirlerin bahtı 
               bir şafak vakti değişmiş olur, 
bir şafak vakti karanlığın kenarından 
                onlar ağır ellerini toprağa basıp 
                                        doğruldukları zaman.

En bilgin aynalara 
         en renkli şekilleri aksettiren onlardır. 
Asırda onlar yendi, onlar yenildi. 
Çok sözler edildi onlara dair 
ve onlar için : 
    zincirlerinden başka kaybedecek şeyleri yoktur, 
                                                                  denildi.

BİRİNCİ BAP 

YIL 1918-1919 
ve 
KARAYILAN HİKÂYESİ 
  

Ateşi ve ihaneti gördük 
ve yanan gözlerimizle durduk 
                           bu dünyanın üzerinde. 
İstanbul 918 Teşrinlerinde, 
İzmir 919 Mayısında 
ve Manisa, Menemen, Aydın, Akhisar : 
                                  Mayıs ortalarından 
                                            Haziran ortalarına kadar 
yani tütün kırma mevsimi, 
               yani, arpalar biçilip 
                                    buğdaya başlanırken 
                                                       yuvarlandılar... 
Adana, 
           Antep, 
                     Urfa, 
                             Maraş : 
                                  düşmüş 
                                            dövüşüyordu...

Ateşi ve ihaneti gördük. 
Ve kanlı bankerler pazarında 
                            memleketi Alaman'a satanlar, 
yan gelip ölülerin üzerinde yatanlar 
düştüler can kaygusuna 
ve kurtarmak için başlarını halkın gazabından 
karanlığa karışarak basıp gittiler. 
Yaralıydı, yorgundu, fakirdi millet, 
en azılı düvellerle dövüşüyordu fakat, 
                  dövüşüyordu, köle olmamak için iki kat, 
                                        iki kat soyulmamak için.

Ateşi ve ihaneti gördük. 
Murat nehri, Canik dağları ve Fırat, 
Yeşilırmak, Kızılırmak, 
Gültepe, Tilbeşar Ovası, 
                     gördü uzun dişli İngiliz'i. 
Ve Aksu'yla Köpsu, 
Karagöl'le Söğüt Gölü 
ve gümüş basamaklı türbesinde yatan 
                                       büyük, âşık ölü, 
şapkası horoz tüylü İtalyan'ı gördü. 
Ve Çukurova, 
kıyasıya düzlük, 
uçurumlar, yamaçlar, dağlar kıyasıya 
ve Seyhan ve Ceyhan 
ve kara gözlü Yürük kızı, 
gördü mavi üniformalı Fransız'ı. 
Ve devam ettik ateşi ve ihaneti görmekte. 
Eşraf ve âyân ve mütehayyizânın çoğu 
ve ağalar : 
Bağdasar Ağa'dan 
               Kellesi Büyük Mehmet Ağa'ya kadar, 
düşmanla birlik oldular. 
Ve inekleri, koyunları, keçileri sürüp, götürüp, 
gelinlerin ırzına geçip, 
çocukları öldürüp 
              ve istiklâli yakıp yıktıkça düşman, 
dağa çıktı mavzerini, nacağını, çiftesini kapan 
ve çığ gibi çoğaldı çeteler 
ve köylülerden paşalar görüldü, 
                            kara donlu köylülerden. 
Ve bizim tarafa geçenler oldu 
                           Tunuslu ve Hindli kölelerden. 
Ve Türkistanlı Hacı Ahmet, 
kısık gözleri, 
                   seyrek sakalı, 
                                       hafif makinalı tüfeğiyle 
                                       dağlarda bir başına dolaştı. 
Ve sabahleyin ve öğle sıcağında ve akşamüstü 
ve ayışığında ve yıldız alacasında geceleyin, 
                    ne zaman sıkışsa bizimkiler, 
        peyda oluverdi, yerden biter gibi o 
ve ateş etti 
              ve düşmanı dağıttı 
                                       ve kayboldu dağlarda yine.

Ateşi ve ihaneti gördük. 
Dayandık, 
dayandık her yanda, 
dayandık İzmir'de, Aydın'da, 
Adana'da dayandık, 
dayandık, Urfa'da, Maraş'ta, Antep'te.

Antepliler silâhşor olur, 
uçan turnayı gözünden 
kaçan tavşanı ard ayağından vururlar 
ve arap kısrağının üstünde 
taze yeşil selvi gibi ince uzun dururlar.

Antep sıcak, 
             Antep çetin yerdir. 
Antepliler silâhşor olur. 
Antepliler yiğit kişilerdir.

Karayılan 
           Karayılan olmazdan önce 
Antep köylüklerinde ırgattı. 
Belki rahatsızdı, belki rahattı, 
bunu düşünmeğe vakit bırakmıyordular, 
yaşıyordu bir tarla sıçanı gibi 
ve korkaktı bir tarla sıçanı kadar. 
Yiğitlik atla, silâhla, toprakla olur, 
onun atı, silâhı, toprağı yoktu. 
Boynu yine böyle çöp gibi ince 
                  ve böyle kocaman kafalıydı 
                                  Karayılan 
                                        Karayılan olmazdan önce.

Düşman Antep'e girince 
Antepliler onu 
             korkusunu saklayan 
                              bir fıstık ağacından 
                                               alıp indirdiler.

Altına bir at çekip 
               eline bir mavzer 
                                      verdiler.

Antep çetin yerdir. 
Kırmızı kayalarda 
                           yeşil kertenkeleler. 
Sıcak bulutlar dolaşır havada 
                                            ileri geri...

Düşman tutmuştu tepeleri, 
düşmanın topu vardı. 
Antepliler düz ovada 
                      sıkışmışlardı. 
Düşman şarapnel döküyordu, 
toprağı kökünden söküyordu. 
Düşman tutmuştu tepeleri. 
Akan : Antep'in kanıydı.

Düz ovada bir gül fidanıydı 
                 Karayılan'ın 
                            Karayılan olmazdan önceki siperi. 
Bu fidan öyle küçük, 
korkusu ve kafası öyle büyüktü ki onun, 
namlıya tek fişek sürmeden 
                  yatıyordu yüzükoyun.

Antep sıcak, 
              Antep çetin yerdir. 
Antepliler silâhşor olur. 
Antepliler yiğit kişilerdir. 
Fakat düşmanın topu vardı. 
Ve ne çare, kader, 
                  düz ovayı Antepliler 
                                     düşmana bırakacaklardı.

«Karayılan» olmazdan önce 
                     umurunda değildi Karayılan'ın 
                     kıyamete dek düşmana verseler Antep'i. 
Çünkü onu düşünmeğe alıştırmadılar. 
Yaşadı toprakta bir tarla sıçanı gibi, 
korkaktı da bir tarla sıçanı kadar.

Siperi bir gül fidanıydı onun, 
gül fidanı dibinde yatıyordu ki yüzükoyun 
              ak bir taşın ardından 
                             kara bir yılan 
                                          çıkardı kafasını. 
Derisi ışıl ışıl, 
             gözleri ateşten al, 
                              dili çataldı. 
Birden bir kurşun gelip 
                      kafasını aldı. 
Hayvan devrildi kaldı.

Karayılan 
        Karayılan olmazdan önce 
kara yılanın encâmını görünce 
haykırdı avaz avaz 
            ömrünün ilk düşüncesini . 
    «İbret al, deli gönlüm, 
      demir sandıkta saklansan bulur seni, 
      ak taş ardında kara yılanı bulan ölüm.»

Ve bir tarla sıçanı gibi yaşayıp 
bir tarla sıçanı kadar korkak olan, 
fırlayıp atlayınca ileri 
bir dehşet aldı Anteplileri, 
                     seğirttiler peşince. 
Düşmanı tepelerde yediler. 
Ve bir tarla sıçanı gibi yaşayıp 
bir tarla sıçanı kadar korkak olana : 
                                KARAYILAN dediler.

«Karayılan der ki : Harbe oturak, 
  Kilis yollarından kelle getirek, 
  nerde düşman varsa orda bitirek, 
  vurun ha yiğitler namus günüdür...»

Ve biz de bunu böylece duyduk 
ve çetesinin başında yıllarca nâmı yürüyen 
                                          Karayılan'ı 
                                          ve Anteplileri 
                                          ve Antep'i 
                     aynen duyup işittiğimiz gibi 
                     destânımızın birinci bâbına koyduk. 
 

İKİNCİ BAP 

YIL YİNE 1919 
ve 
İSTANBUL'UN HÂLİ 
ve 
ERZURUM ve SIVAS KONGRELERİ 
ve 
KAMBUR KERİM'İN HİKÂYESİ 
  

Biz ki İstanbul şehriyiz, 
Seferberliği görmüşüz : 
Kafkas, Galiçya, Çanakkale, Filistin, 
vagon ticareti, tifüs ve İspanyol nezlesi 
                       bir de İttihatçılar, 
        bir de uzun konçlu Alman çizmesi 
                       914'ten 18'e kadar 
                                    yedi bitirdi bizi. 
Mücevher gibi uzak ve erişilmezdi şeker 
erimiş altın pahasında gazyağı 
ve namuslu, çalışkan, fakir İstanbullular 
sidiklerini yaktılar 5 numara lâmbalarında. 
Yedikleri mısır koçanıydı ve arpa 
                              ve süpürge tohumu 
ve çöp gibi kaldı çocukların boynu. 
Ve lâkin Tarabya'da, Pötişan'da ve Ada'da Kulüp'te 
aktı Ren şarapları su gibi 
ve şekerin sahibi 
kapladı Miloviç'in yorganına 1000 liralıkları. 
Miloviç de beyaz at gibi bir karı. 
Bir de sakalı Halife'nin, 
bir de Vilhelm'in bıyıkları.

Biz ki İstanbul şehriyiz, 
güzelizdir, 
dört yanımız mavi mavi dağdır, denizdir. 
Öfkeli, büyük bir şair : 
«Ey bin kocadan arta kalan bilmem neyi bakir» 
                                                                   demiş 
                                                                        bize 
ve bir başkası, 
yekpare Acem mülkünü fedâ etti bir sengimize.

Biz ki İstanbul şehriyiz, 
işte, arzederiz halimizi 
       Türk halkının yüce katına. 
Mevsim yazdır, 
919'dur. 
Ve teşrinlerinde geçen yılın 
dört düvele teslim ettiler bizi, 
                       gözü kanlı dört düvele 
                               anadan doğma çırılçıplak. 
Ve kurumuştu 
            ve kan içindeydi memelerimiz.

Biz ki İstanbul şehriyiz, 
Fransız, İngiliz, İtalyan, Amerikan 
                        bir de Yunan, 
bir de zavallı Afrika zencileri 
                         yer bitirir bizi bir yandan, 
bir yandan da kendi köpek döllerimiz : 
Vahdettin Sultan, 
                        ve damadı Ferit 
ve İngiliz muhipleri 
                            ve Mandacılar.

Biz ki İstanbul şehriyiz, 
yüce Türk halkı, 
malûmun olsun çektiğimiz acılar...

919 Temmuzunun 23'üncü günü 
          pek mütevazı bir mektep salonunda 
                            in'ikad etti Erzurum Kongresi.

Erzurum'un kışı zorludur balam, 
tandırında tezek yakar Erzurum, 
buz tutar yiğitlerinin bıyığı 
ve geceleyin karlı ovada 
                kaskatı katılaşmış, donmuş görürsün karanlığı.

Erzurum'da kavaklar, balam, 
            Erzurum'da kavaklar tane tane, 
kavaklarda tane tane yapraklar. 
Ve terden ve toz dumandan ve sinekten geçilmez 
            Erzurum'da yaz gelip de bastı mıydı sıcaklar.

Erzurum'un düzdür, topraktır damı. 
Erzurum güzelleri giyer, balam, 
                          incecik ak yünden ehramı. 
Yürek boynun büker, balam, 
                          Erzurumlu türkülere. 
Halim selimdir Erzurum'un adamı 
                         ve lâkin dönmesin gözü bir kere!...

Erzurum'da on dört gün sürdü Kongre : 
orda, mazlum milletlerden bahsedildi 
                             bütün mazlum milletlerden 
ve emperyalizme karşı dövüşlerinden onların.

Orda, bir Şûrayı Millî'den bahsedildi, 
İradei Milliyeye müstenit bir Şûrayı Millî'den. 
Buna rağmen, 
«Âsi gelmiyelim» diyenler vardı, 
                 «makamı hilâfet ve saltanata.» 
Hattâ casuslar vardı içerde.

Buna rağmen, 
«Bütün aksâmı vatan birküldür» denildi. 
«Kabul olunmaz,» denildi, 
                         «Manda ve Himaye...»

Buna rağmen, 
İstanbul'da birçok hanımlar, beyler, paşalar, 
Türk halkından kesmişlerdi umudu. 
Yağdırıldı telgraflar Erzurum'a : 
   «Amerikan mandası altına girelim,» diye. 
   «İstiklâl, diyorlardı, şâyanı arzu ve tercihtir, amma 
     bugün bu, diyorlardı, mümkün değil, 
     birkaç vilâyet, diyorlardı, kalacak elde, 
     şu halde, diyorlardı, şu halde, 
     Memâliki Osmaniye'nin cümlesine şâmil 
                    Amerikan mandaterliğini talep etmeği 
                                 memleketimiz için en nâfi 
                                         bir şekli hal kabul ediyoruz.»

Fakat bu şekli halli kabul etmedi Erzurumlu. 
Erzurum'un kışı zorludur balam, 
buz tutar yiğitlerin bıyığı. 
Erzurum'da kaskatı, dimdik ölür adam, 
                  kabullenmez yılgınlığı...

İstanbul'da hanımlar, beyler, paşalar, 
tül perdeler, kravatlar, apoletler, şişeler, 
çıtı pıtı dilleri ve pamuk gibi elleri 
                   ve biçare telgraf telleri 
                   devretmek için Amerika'ya Anadolu'yu 
                   şöyle diyorlardı Erzurum'dakilere : 
«Bizi bir başımıza bıraksalar, 
  tarafgirlik, cehalet 
              ve çok konuşmaktan başka müspet 
                                            bir hayat kuramayız. 
  İşte bu yüzden Amerika çok işimize geliyor. 
  Filipin gibi vahşi bir memleketi adam etti Amerika. 
  Ne olacak, 
  Biz de on beş, yirmi sene zahmet çekeriz, 
  sonra Yeni Dünya'nın sayesinde 
  İstiklâli kafasında ve cebinde taşıyan 
                            bir Türkiye vücuda geliverir. 
  Amerika, içine girdiği memleket ve millet hayrına 
                             nasıl bir idare kurduğunu 
                                        Avrupa'ya göstermek ister. 
  Hem artık işi uzatmağa gelmez. 
  Çok tehlikeli anlar yaşıyoruz. 
  Sergüzeşt ve cidâl devri geçmiştir : 
  Türkiye'yi, geniş kafalı birkaç kişi belki kurtarabilir.» 
  
4 Eylül 919'da toplandı Sıvas Kongresi, 
ve 8 Eylülde 
       Kongrede bu sefer 
                    yine ortaya çıktı Amerikan mandası. 
Ak koyunla kara koyunun 
                                  geçitte belli olduğu günlerdi o günler. 
Ve İstanbul'dan gelen bazı zevat, 
                        sapsarı yılgınlıklarıyla beraber 
                        ve ihanetleriyle birlikte 
                        bir de Amerikan gazeteci getirmiştiler. 
Ve Erzurumlulardan ve Sıvaslılardan ve Türk milletinden çok 
                        işbu Mister Bravn'a güveniyorlardı. 
Bu zevata : 
    «İstiklâlimizi kaybetmek istemiyoruz efendiler!» 
                                                             denildi. 
Fakat ayak diredi efendiler : 
        «Mandanın, istiklâli ihlâl etmiyeceği muhakkak iken,» 
                                                                         dediler, 
        «Herhalde bir müzâherete muhtacız diyorum ben,» 
                                                                     dediler, 
        «Hem zaten,» 
                      dediler, 
        «birbirine mani şeyler değildir 
                                      istiklâl ile manda. 
          Ve esasen,» 
                          dediler, 
        «müstakil kalamayız böyle bir zamanda. 
          Memleket harap, 
                          toprak çorak, 
                                   borcumuz 500 milyon, 
                                              vâridat ise 15 milyon ancak. 
          Ve Allah muhafaza buyursun 
                           İzmir kalsa Yunanistan'da 
                                    ve harbetsek, 
                                               düşmanımız vapurla asker getirir. 
          Biz Erzurum'dan hangi şimendiferle nakliyat yapabiliriz? 
          Mandayı kabul etmeliyiz, hemen,» 
                                                         dediler. 
        «Onlar dretnot yapıyor, 
          biz yelkenli bir gemi yapamıyoruz. 
          Hem, İstanbul'daki Amerikan dostlarımız : 
          Mandamız korkunç değildir, 
                                       diyorlar, 
          Cemiyeti Akvam nizamnamesine dahildir, 
                                                        diyorlar.»

Ve böylece, bin dereden su getirdi İstanbul'dan gelen zevat. 
Sıvas, mandayı kabul etmedi fakat, 
            «Hey gidi deli gönlüm,» 
                                         dedi, 
            «Akıllı, umutlu, sabırlı deli gönlüm, 
              ya İSTİKLAL, ya ölüm!» 
                                               dedi.

Kambur Kerim de böyle dedi aynen. 
Adapazarlıydı Kambur Kerim. 
Seferberlikte ölen babası marangozdu. 
Seferberlik denince aklına Kerim'in : 
çok beyaz bir yastıkta kara sakallı bir ölü yüzü, 
                    Fahri Bey çiftliğinde patates toplayıp 
                               kaz gütmek, 
                               mektep kitapları 
                    ve bir de saçları altın gibi sarı 
                    fakat alnı çizgiler içinde anası gelir. 
335'te Kerim Eskişehir'e gitti, 
                    mektebe, teyzelerine ve dayısına. 
Dayısı şimendiferde makinistti. 
Düşman elindeydi Eskişehir. 
Kerim on dört yaşındaydı, 
kamburu yoktu. 
Dümdüzdü fidan gibi 
                    ve dünyaya meraklı bir çocuktu. 
Dayısı sürmeğe gittiği günler şimendiferi 
Kerim'e ekmek vermediğinden teyzeleri 
(çok uzun saçlı, ihtiyar iki kadın) 
               Hintli askerlerle dost oldu Kerim. 
Bunlar 
          (şaşılacak şey) 
                     Türkçe bilmeyen 
ve siyah sakalları, siyah gözleri parlak, 
avuçlarının üstü esmer, içi ak 
ve tel örgülerin üzerinden 
Kerim'e bisküviti kutularla atan amcalardı. 
Kocaman bir ambarları vardı, 
Kerim içinde oynardı. 
Ambarda nohut çuvalları, bakla, kuru üzüm, 
                                       (şaşılacak şey, 
                                       katırların yemesi için) 
      ve sonra cephane sandıklarıyla silahlar. 
Bir gün dedi ki makinist dayısı Kerim'e : 
     «Ambardan silâh çalıp bana getir, 
       gâvura karşı koyan zeybeklere göndereceğim.» 
Ve ambardan silâh çaldı Kerim : 
                             bir 
                                 bir tane daha 
                                                 beş 
                                                     on. 
Aldattı Hindistanlı dostlarını 
                          zeybekleri daha çok sevdiğinden. 
Zaten çok sürmedi, parlak kara sakallı amcalar gitti, 
Kerim geçirdi onları istasyona kadar. 
Ertesi gün Lefke köprüsünü atıp 
                          zeybekler gelince Eskişehir'e 
dayısı Kerim'i elinden tutup 
                              verdi onlara. 
Ve işte o günden sonra 
                        bugüne kadar 
                                 kahraman bir türküdür ömrü Kerim'in. 
Eskişehir'den alıp onu 
«Kocaeli Grubu» paşasına götürdüler. 
Çatık kaşlı, yüzü gülmez bir paşaydı bu.

Çabucak öğrendi Kerim ata binmeyi, 
sığırtmaç olmayı 
              -zaten bilgisi vardı bunda- 
kayalardan genç bir keçi gibi inmeyi, 
gizlenmeyi ormanda. 
Ve bütün bu marifetleriyle Kerim 
kaç kere ölüme bir kurşun atımı yaklaşarak 
ve «Geçmiş olsun» dedikleri zaman şaşarak 
düşman içinden geçip getirdi haber 
                                        götürdü haber. 
Onu namlı bir «kaptan» gibi saydı çeteler, 
bir oyun arkadaşı gibi sevdi çeteleri o. 
Ve bir fidan gibi düz 
                   bir fidan gibi cesur 
                         bir fidan gibi vaadeden bir çocuğun 
sevinçle oynadığı bu müthiş oyun 
                               sürdü 1337'ye kadar...

Kocaeli ormanı gürgen ve meşeliktir : 
yüksek 
         kalın. 
Gökyüzü gözükmez. 
Durgun bir geceydi. 
Hafif yağmur yağmıştı biraz önce. 
Fakat ıslanmamış ki yerde yapraklar 
karanlıkta hışırtılarla yürüyordu beygiri Kerim'in. 
Solda 
         ilerde 
                 tepenin eteğinde ateş yanıyordu : 
«Tekneciler» diye anılan 
                                gâvur çetelerinin olmalı. 
Dallardan damlalar düşüyordu Kerim'in yüzüne. 
Beygirin başı gittikçe daha çok karanlığa giriyor. 
İpsiz Recep'in yanından dönüyordu Kerim. 
            Kâatlar götürmüş 
                                   kâatlar getiriyor. 
Birdenbire durdu beygir, 
heykel gibi, 
-Tekneciler'in ateşini görmüş olacak- 
sonra birdenbire dörtnala kalktı. 
Şaşırdı Kerim. 
Dizginleri bıraktı. 
Sarıldı beygirin boynuna. 
Deli gibi gidiyordu hayvan. 
Çocuğa art arda çarpıyordu ağaçlar. 
Meşeleri ve gürgenleriyle orman 
karanlık  bir rüzgâr gibi geçiyor iki yandan. 
Kim bilir kaç saat böyle gidildi. 
Orman bitti birdenbire. 
-Ay doğmuş olacak ki ortalık aydınlıktı- 
Ve Kerim aynı hızla geldiği zaman 
                               Armaşa'nın altında Başdeğirmenler'e 
                                            beygir ansızın kapaklandı yere, 
                                                                tekerlendi Kerim. 
Doğruldu. 
Ve aklına ilk gelen şey 
                       saatına bakmak oldu. 
Kırılmıştı camı. 
Bindi beygire tekrar. 
Hayvan topallıyordu biraz. 
Uslu uslu yola koyuldular. 
Sol kulağı kanıyordu Kerim'in, 
Kirezce'ye geldiler 
                     (Sapanca'yla Arifiye arası), 
Kerim durdu, 
Biraz zor nefes alıyordu. 
Geyve'ye girdi ertesi akşam. 
Beli o kadar ağrıyordu ki 
                             inemedi beygirden 
                                                       indirdiler. 
Kerim'i bir yaylıya bindirdiler. 
Adapazarı. 
Sonra belki on gün, belki on beş, 
                      kağnılar, mekkâre arabaları, 
sonra, gitgide daralan nefesi, 
Yahşıhan, 
              Konya, 
                         Sile nahiyesi 
                         (burda malûl gaziler için 
                                         takma kol ve bacak yapılıyordu), 
ve nihayet Hatçehan köyünden çıkıkçı Şerif Usta. 
Hâlâ rüyalarında görür Kerim 
                   incecik bir yoldan eşekle gelip 
                                          üzerine doğru eğilen 
                                          bu çiçekbozuğu insan yüzünü. 
Usta, ovdu Kerim'i bayıltıncaya kadar. 
Sonra, zifte koydu bu kırılmış dal gibi çocuk gövdesini. 
Yirmi gün geçti aradan. 
Ve sonra bir ikindi vakti ziftin içinden 
                                          Kerim'i kambur çıkardılar.

ÜÇÜNCÜ BAP 

YIL 1920 
ve 
ARHAVELİ İSMAİL'İN HİKÂYESİ 
  

Ateşi ve ihaneti gördük.

Düşman ordusu yine başladı yürümeğe. 
Akhisar, Karacabey, 
Bursa ve Bursa'nın doğusunda Aksu, 
                          çarpışarak çekildik... 
920'nin 
           29 Ağustos'u : 
                           Uşak düştü. 
Yaralı 
        ve dehşetli kızgın 
                      fakat toprağımızdan emin, 
                                         Dumlupınar sırtlarındayız. 
Nazilli düştü.

Ateşi ve ihaneti gördük. 
Dayandık 
            dayanmaktayız.

1920 Şubat, Nisan, Mayıs, 
Bolu, Düzce, Geyve, Adapazarı : 
İçimizde Hilâfet Ordusu, 
                        Anzavur isyanları. 
Ve aynı sıradan, 
3 Ekim Konya. 
Sabah. 
500 asker kaçağı ve yeşil bayrağıyla Delibaş 
                                                      girdi şehre. 
Alaeddin tepesinde üç gün üç gece hüküm sürdüler. 
Ve Manavgat istikametlerinde kaçıp 
                                   ölümlerine giderken 
terkilerinde kesilmiş kafalar götürdüler.

Ve 29 Aralık Kütahya : 
4 top 
    ve 1800 atlı bir ihanet 
                            yani Çerkez Ethem, 
bir gece vakti 
kilim ve halı yüklü katırları, 
koyun ve sığır sürülerini önüne katıp 
                                           düşmana geçti. 
Yürekleri karanlık, 
kemerleri ve kamçıları gümüşlüydü, 
atları ve kendileri semizdiler...

Ateşi ve ihaneti gördük. 
Ruhumuz fırtınalı, etimiz mütehammil. 
Sevgisiz ve ihtirassız çıplak devler değil, 
inanılmaz zaafları, korkunç kuvvetleriyle, 
silâhları ve beygirleriyle insanlardı dayanan. 
Beygirler çirkindiler, 
                            bakımsızdılar, 
hasta bir fundalıktan yüksek değillerdi. 
Fakat bozkırda kişneyip köpürmeden 
sabırlı ve doludizgin koşmasını biliyorlardı. 
İnsanlar uzun asker kaputluydu, 
                                      yalnayaktı insanlar. 
İnsanların başında kalpak, 
                                      yüreklerinde keder, 
                    yüreklerinde müthiş bir ümit vardı. 
İnsanlar devrilmişti, kedersiz ve ümitsizdiler. 
İnsanlar, etlerinde kurşun yaralarıyla 
                   köy odalarında unutulmuştular. 
Ve orda sargı, 
                    deri 
                         ve asker postalları halinde 
                         yan yana, sırtüstü yatıyorlardı. 
Koparılmış gibiydi parmakları saplandığı yerden 
                                                         eğrilip bükülmüştü 
ve avuçlarında toprak ve kan vardı.

Ve asker kaçakları, 
korkuları, mavzerleri, çıplak, ölü ayaklarıyla 
karanlıkta köylerin içinden geçiyorlardı. 
Acıkmıştılar, 
merhametsizdiler, 
bedbahttılar. 
Şosenin ıssız beyazlığına inip 
nal sesleri ve yıldızlarla gelen atlıyı çeviriyor 
ve Bolu dağında ekmek bulamadıkları için 
                                    deviriyorlardı uçurumlara : 
şayak, cıgara kâadı, tuz ve sabun yüklü yaylıları.

Ve çok uzak, 
                çok uzaklardaki İstanbul limanında, 
gecenin bu geç vakitlerinde, 
kaçak silâh ve asker ceketi yükleyen laz takaları : 
                                                hürriyet ve ümit, 
                                                su ve rüzgârdılar. 
Onlar, suda ve rüzgârda ilk deniz yolculuğundan beri vardılar. 
Tekneleri kestane ağacındandı, 
üç tondan on tona kadardılar 
ve lâkin yelkenlerinin altında 
                             fındık ve tütün getirip 
                                   şeker ve zeytinyağı götürürlerdi. 
Şimdi, büyük sırlarını götürüyorlardı. 
Şimdi, denizde bir insan sesinin 
                   ve demirli şileplerin kederlerini 
ve Kabataş açıklarında sallanan 
                            saman kayıklarının fenerlerini 
                                                    peşlerinde bırakıp 
ve karanlık suda Amerikan taretlerinin önünden akıp 
                                                küçük, 
                                                          kurnaz 
                                                                    ve mağrur 
                                                  gidiyorlardı Karadeniz'e. 
Dümende ve başaltlarında insanları vardı ki 
bunlar 
uzun eğri burunlu 
ve konuşmayı şehvetle seven insanlardı ki 
sırtı lâcivert hamsilerin ve mısır ekmeğinin 
                                                zaferi için 
hiç kimseden hiçbir şey beklemeksizin 
bir şarkı söyler gibi ölebilirdiler...

Karanlıkta kurşunîi derisi kırmızıya boyanan 
                                                baltabaş gemi 
                                                İngiliz torpitosudur. 
Ve dalgaların üstünde sallanarak 
                                             alev alev 
                                                          yanan : 
                        Şaban Reisin beş tonluk takası.

Kerempe Fenerinin yirmi mil açığında, 
gecenin karanlığında, 
dalgalar minare boyundaydılar 
ve başları bembeyaz parçalanıp dağılıyordu. 
Rüzgar : 
        yıldız - poyraz. 
Esirlerini bordasına alıp 
                       kayboldu İngiliz torpitosu. 
Şaban Reisin teknesi 
                       ateşten diregiyle gömüldü suya.

Arheveli İsmail 
              bu ölen teknedendi. 
Ve şimdi 
Kerempe Fenerinin açığında, 
batan teknenin kayığında 
emanetiyle tek başınadır, 
fakat yalnız değil : 
                    rüzgârın, 
                            bulutların 
                                  ve dalgaların kalabalığı, 
İsmail'in etrafında hep bir ağızdan konuşuyordu.

Arheveli İsmail 
              kendi kendine sordu : 
«Emanetimizle varabilecek miyiz?» 
Kendine cevap verdi : 
«Varmamış olmaz.»

Gece, Tophane rıhtımında 
Kamacı ustası Bekir Usta ona : 
«Evlâdım İsmail,» dedi, 
«hiç kimseye değil,» dedi, 
                        «bu, sana emanettir.»

Ve Kerempe Fenerinde 
düşman projektörü dolaşınca takanın yelkenlerinde, 
İsmail, reisinden izin isteyip, 
                      «Şaban Reis,» deyip, 
                      «emaneti yerine götürmeliyiz,» deyip 
                                                  atladı takanın patalyasına, 
                                                                                 açıldı.

«Allah büyük 
  ama kayık küçük» demiş Yahudi. 
İsmail bodoslamadan bir sağnak yedi, 
                                      bir sağnak daha, 
                                      peşinden üç-kardeşler. 
Ve denizi bıçak atmak kadar iyi bilmeseydi eğer 
                                                alabora olacaktı.

Rüzgâr tam kerte yıldıza dönüyor. 
Ta karşıda bir kırmızı damla ışık görünüyor : 
Sıvastopol'a giden bir geminin 
                                        sancak feneri.

Elleri kanayarak 
                      çekiyor İsmail kürekleri. 
İsmail rahattır. 
Kavgadan 
                ve emanetinden başka her şeyin haricinde, 
İsmail unsurunun içinde. 
Emanet : 
           bir ağır makinalı tüfektir. 
Ve İsmail'in gözü tutmazsa liman reislerini 
                                     ta Ankara'ya kadar gidip 
                                     onu kendi eliyle teslim edecektir.

Rüzgâr bocalıyor. 
Belki karayel gösterecek. 
En azdan on beş mil uzaktır en yakın sahil. 
Fakat İsmail 
                 ellerine güvenir. 
O eller ekmeği, küreklerin sapını, dümenin yekesini 
ve Kemeraltı'nda Fotika'nın memesini 
                                               aynı emniyetle tutarlar.

Rüzgâr karayel göstermedi. 
Yüz kerte birden atlayıp rüzgâr 
bir anda bütün ipleri bıçakla kesilmiş gibi 
                                                         düştü.

İsmail beklemiyordu bunu. 
Dalgalar bir müddet daha 
yuvarlandılar teknenin altında 
sonra deniz dümdüz 
                            ve simsiyah 
                                            durdu. 
İsmail şaşırıp bıraktı kürekleri. 
Ne korkunçtur düşmek kavganın haricine. 
Bir ürperme geldi İsmail'in içine. 
Ve bir balık gibi ürkerek, 
bir sandal 
bir çift kürek 
ve durgun 
           ölü bir deniz şeklinde gördü yalnızlığı. 
Ve birdenbire 
             öyle kahrolup duydu ki insansızlığı 
                                            yıldı elleri, 
                                            yüklendi küreklere, 
                                            kırıldı kürekler.

Sular tekneyi açığa sürüklüyor. 
Artık hiçbir şey mümkün değil. 
Kaldı ölü bir denizin ortasında 
                        kanayan elleri ve emanetiyle İsmail. 
İlkönce küfretti. 
Sonra, «elham» okumak geldi içinden. 
Sonra, güldü, 
           eğilip okşadı mübarek emaneti. 
Sonra... 
Sonra, malûm olmadı insanlara 
Arhaveli İsmail'in âkıbeti... 

 

DÖRDÜNCÜ BAP 

NURETTİN EŞFAK'IN BİR MEKTUBU 
ve 
BİR ŞİİRİ 
  

Kardeşim, 
sana bu mektubu Ankara'da Kuyulu kahvede yazıyorum. 
Hep aynı Anadolu havalarını çalıyor gramofon 
                     kocaman bir boru çiçeğine benzeyen ağzıyla, 
Dışarda yağmur... 
Mektepten istifa ettim. 
Cepheye gidiyorum ihtiyat zabitliğiyle. 
Çocuklarımıza Türkçe okutmak, 
öğretmek, sevdirmek onlara 
              dünyanın en diri, en taze dillerinden birini, 
                                                       kendi dillerini, 
                                                                güzel şey, 
                                                                  büyük şey. 
Fakat bu dilin insanları için çakmak çalmak cehpede 
                                                            daha büyük 
                                                            daha güzel.

Biliyorum : 
            iş bölümünden bahsedeceksin. 
Fakat, Ankara'da çocuklara ders vermek, 
bozkırda ateş hattına girmek 
                                       haksız ve hazin 
                                                 bir iş bölümü. 
Öyle günlerde yaşıyoruz ki 
ben bir iş yapabildim diyebilmek için : 
hep alnının ortasında duyacaksın ölümü.

Bak, tam sana bunları yazarken 
asker geçiyor sokaktan ; 
yağmurda harap postallarının meşinini ıslatarak 
Meclis'in önüne doğru iniyorlar, 
                        İstasyona gidecekler. 
Ve türkü  söylerken, her nedense her zaman yaptığı gibi, 
                   sesini incelterek marş okuyor genç Türk köylüsü : 
                          «Ankara'nın taşına bak, 
                            gözlerimin yaşına bak...»

Yüzleri mühim, dalgın ve yorgun. 
Tıraşları uzamış biraz. 
Elleri büyük ve esmer. 
Elâ gözlüler, kara gözlüler, mavi gözlüler.

Yine birdenbire Yunus Emre geldi aklıma. 
Başka türlü anlıyorum ben Yunus'u : 
Bence onda bütün bir devir dile gelmiş Türk köylüsü : 
                                      öte dünyaya dair değil, 
                                          bu dünyaya dair kaygılarıyla...

Bir şiir yazdım, 
garip bir şiir, 
«Türk Köylüsü» diye. 
Bir tuhaf mı oluyor böyle günlerde şiir yazmak? 
Her ne hâl ise, hoşça kal, gözlerinden öperim.

  
                                                          Kardeşin 
                                                      Nurettin Eşfak 
  
  

TÜRK KÖYLÜSÜ

Topraktan öğrenip 
                      kitapsız bilendir. 
Hoca Nasreddin gibi ağlayan 
                       Bayburtlu Zihni gibi gülendir. 
Ferhad'dır 
               Kerem'dir 
                               ve Keloğlan'dır. 
Yol görünür onun garip serine, 
analar, babalar umudu keser, 
kahbe felek ona eder oyunu. 
Çarşambayı sel alır, 
bir yâr sever 
                   el alır, 
kanadı kırılır 
                   çöllerde kalır, 
ölmeden mezara koyarlar onu. 
O, «Yûnusû biçâredir 
       Baştan ayağa yâredir», 
ağu içer su yerine. 
Fakat bir kerre bir derd anlayan düşmeyegörsün önlerine 
ve bir kerre vakterişip 
                                «-Gayrık yeter!...» 
                                                    demesinler. 
Bunu bir dediler mi, 
«İsrâfil sûrunu urur, 
           mahlûkat yerinden durur», 
toprağın nabzı başlar 
                          onun nabızlarında atmağa. 
Ne kendi nefsini korur, 
                          ne düşmanı kayırır, 
«Dağları yırtıp ayırır, 
  kayaları kesip yol eyler âbıhayat akıtmağa...» 

 

BEŞİNCİ BAP 

1920'NİN 16 MARTI 
ve 
MANASTIRLI HAMDİ EFENDİ 
ve 
REŞADİYELİ VELİ OĞLU MEMET'İN HİKÂYESİ 
  

«Bu hamiyetli ve cesur, Manastırlı Hamdi Efendi olmasaydı, İstanbul felâketinden kim bilir haber almak için ne kadar intizarlar içinde kalacaktık. İstanbul'da bulunan nâzır, mebus, kumandan, teşkilâtımız mensupları içinden bir zat çıkıp vaktiyle bize haber vermeği düşünmemiş olduğu anlaşılıyor. Demek ki cümlesini heyecan ve helecan kaplamıştı. Bir ucu Ankara'da bulunan telin İstanbul'da bulunan ucuna yanaşamayacak kadar şaşkın bir hale gelmiş olduklarına bilmem ki hükmetmek caiz olur mu?»

(Nutuk, s. 295, Devlet Basımevi, İstanbul 1938) 
  

920'nin 16 Martı. 
Öğleden evvel 
saat onda 
makina başında şöyle bir telgraf aldı Ankara'daki :

    «Der-aliye 16/3/1920. 
      İngilizler bastı bu sabah 
              Şehzadebaşı'ndaki Muzika karakolunu. 
      Müsademe edildi. 
      İşgal altına alıyorlar İstanbul'u şimdi. 
      Berâyi malûmat arzolunur. 
                                            Manastırlı Hamdi.»

920'nin 16 Martı. 
Harbiye Nezareti telgrafhanesi buldu Ankara'yı : 
    «Etrafta dolaşıyor İngiliz askerleri. 
      Şimdi işte 
      İngiliz askerleri giriyorlar nezarete. 
      İşte giriyorlar içeri. 
      Nizamiye kapısına. 
      Teli kes. 
      İngilizler burdadır.»

920'nin 16 Martı. 
Manastırlı Hamdi Efendi 
               buldu Ankara'dakini tekrar :

    «Paşa hazretleri, 
      Harbiye telgrafhanesini de işgal etti İngiliz bahriye askeri 
      Tophane'yi de işgal ediyorlar bir taraftan, 
      bir taraftan da zırhlılardan asker ihraç olunuyor. 
      Vaziyet vehamet kesbediyor efendim. 
      Paşa hazretleri, 
      Emri devletlerine muntazırım.

                                                16 Mart 1920 
                                                    Hamdi» 
 

920'nin 16 Martı. 
Durumu bir daha tekrar etti Hamdi Efendi :

    «Sabah bizim asker uykuda iken 
      İngiliz bahriye efradı karakolu işgal etmekte iken 
      askerlerimiz uykudan şaşkın kalkınca müsademe başlıyor. 
      Neticede bizden altı şehit, on beş mecruh olup 
      İngilizler zırhlıları rıhtıma yanaştırıp 
      Beyoğlu ve Tophane'yi işgal edip. 
      İşte Beyoğlu telgrafhanesi de yok. 
      İşte Beyoğlu telgraf memurları geldiler. 
      Kovmuşlar. 
      Burası da işgal olunacaktır bir saata kadar. 
      Şimdi haber aldım efendim.»

920'nin 16 Martı 
uykuda kesti kâfir üçümüzü, 
kurşuna dizdi kâfir ikimizi. 
İngiliz'in hepsi değil domuzu 
Sabaha karşı aldı canımızı.

920'nin 16 Martı 
basıldı Vezneciler'de karargâh. 
Uyan be tosunum uyan. 
Üçümüzü uykuda kesti kâfir, 
üçümüz : Abdullah çavuş, Şarkışla'dan Osman, 
                                bir de Zileli Abdülkadir.

920'nin 16 Martı 
Bozdoğan Kemeri'nde 
kurşuna dizdi kâfir ikimizi. 
Ahmet oğlu Nasuh arkadaşımın adı, 
Reşadiyeli Veli oğlu Memet benimkisi.

920'nin 16 Martı 
uykuda kesti kâfir üçümüzü. 
Soktu Osman'ın karnına kasaturayı, 
bastı göğsüne kâfirin dizi. 
Dört çocuk babasıydı Abdullah çavuş. 
Doymadı dünyasına Abdülkadir. 
Üçümüzü uykuda kesti kâfir, 
kurşuna dizdi ikimizi.

920'nin 16 Mart sabahı, 
karakolun karşısında 
          bırakmadım elimden silâhı, 
          yere serdim iki İngiliz'i. 
Senin ırzını kurtardım İstanbul'um, 
Sana can feda çakır gözlü gülüm.

Üçümüzü uykuda kesti kâfir, 
kurşuna dizdi ikimizi. 
Şimdi üçümüz : 
Abdullah ve Osman ve Abdülkadir, 
taşları yan yana yatar Eyüp'te. 
Arama, bulamazsın ikimizin kabrini, 
belki maşrıkta, belki mağripte, 
biz de bilemeyiz yerini. 
 

Uykuda kestiler üçümüzü, 
kurşuna dizdiler ikimizi, 
Ahmet oğlu Nasuh arkadaşımın adı, 
Reşadiyeli Veli oğlu Memet benimkisi. 
Bir de altıncımız var, 
kara kaytan bıyıklı bir şehit, 
son mekânı şöyle dursun, 
              adını da bilen yok... 
   

ALTINCI BAP 

MUHAREBELER 
ve 
DÜŞMAN ELİNDE KALANLAR 
ve 
KARTALLI KÂZIM'IN HİKÂYESİ 
  

İnönü meydanı, yavrum, 
rüzgâr, 
soğuklar insanı arı gibi haşlıyor. 
Zemheriler bitti diyelim, 
              hamsin ya başladı, ya başlıyor. 
Muharebe beş gün beş gece sürdü. 
Kan gövdeyi götürdü. 
Ve nihayetinde 
düşmanlar karın üstünde 
                    top arabaları, sandıklar dolusu konyak, 
                                         altı kamyon bıraktılar. 
Sonra, kaçarlarken, yavrum, 
                               köyleri, köprüleri yaktılar...

Bu, Birinci İnönü, 
sonra ikincisi : 
23 Mart 1921 günü 
düşmanın Bursa ve Uşak grupları üstümüze yürüyor. 
Onlarda, topçu ve piyade 
                     bizden üç kere fazla, 
bizim atlımız çok. 
Atların makanizması, 
                        hartucu, 
                                namlusu yoktur 
ve kılıç 
          çıplak, ucuz bir demirdir. 
26 Mart : 
Akşam. 
Sağ cenah ilerimize yanaştılar. 
27 Mart : 
Bütün cephelerde temas. 
28, 29, 30 : 
Kavgaya devam. 
Ve Martın 31'inci gecesinde, 
                 (ayışığı var mıydı bilmiyorum) 
İnönü karanlığı sesler ve kıvılcımlarla doluydu. 
Ve ertesi gün 
                    1 Nisan : 
                          Metristepe aydınlanıyor. 
Saat altı otuz. 
Bozöyük yanıyor. 
Düşman muharebe meydanını silâhlarımıza terketmiştir.

Sonra, 8 Nisandan 11 Nisana kadar : 
Dumlupınar.

Sonra, Haziran. 
Bir yaz gecesi. 
Dünyada yalnız pırıltılar 
                        ve böceklerin sesi. 
Sakarya'yı üç yerinden sallarla geçiyoruz. 
Basarak aldık 
                    Adapazarı'nı. 
Ve dolaşıp Sapanca Gölü'nün sazlıklarını 
            yanaştık İzmit'in doğusunda çuha fabrikasına. 
Düşman, 
kısmen gemilere binerek 
                                    denizden 
ve kısmen 
               Karamürsel üzerinden 
                                     Bursa'ya çekilip 
               boşalttı İzmit şehrini gece yarısı.

Sonra 23 Ağustos : 
Sakarya melhamei kübrâsı ki 
devamı 13 Eylül gününe kadardır. 
Bizim kırk bin piyademiz, 
                          dört bin beş yüz atlımız, 
düşmanın seksen sekiz bin piyadesi, 
                                        üç yüz topu vardır. 
Harp meydanının kuzey yanı 
                              Sakarya 
                                         ve dağlardır : 
keskin 
        ve dik yamaçlarıyla 
ve kireçli toprakları 
       ve kayalarında tek başlarına birbirinden uzak 
haşin 
        ve münzevi çam ağaçlarıyla 
                                               Abdülselâm-dağı, 
                                                              Gökler-dağı, 
                                                                                dağlar.

Ve Sakarya'dan bu havalide 
yalnız, çatal tırnaklı karacalar su içmektedir. 
Ankara suyunun döküldüğü yerden 
                     Eskişehir kuzeybatısına kadar 
Sakarya mecrası uçurumlar içinden geçmektedir. 
Güneyde 
        ve güneydoğuda 
        yapraksız ve hazin 
                       geniş ve uzun 
ve insana bıraktığı hiçbir şeye acımadan 
                                                ölmek arzusu veren 
                                                          Cihanbeyli ovası : 
                                                                                 çöl... 
Bu çölün, 
            bu dağların, 
                      bu nehrin ve bizim önümüzde 
yirmi iki gün ve gece fasılasız dövüşüp 
düşman ordusu ric'ata mecbur kaldı.

Buna rağmen : 
Sene 1922 
         ve 15 vilâyet ve sancak 
                     ve 9 büyük şehir 
                     düşman elindedir. 
İnanılmaz şeyler düşmandadır ki 
                              bunların arasında : 
7 göl, 11 nehir 
ve köklerinde baltamızın yarası 
        ve yangınlarıyla bizim olan 
                      yüz kere yüz bin dönüm orman, 
bir tersane, iki silâh fabrikası, 
ve 19 körfez ve liman ki 
       belki birçoğunun 
            rıhtımı, 
                    mendireği, 
                              kırmızı, yeşil fenerleri yoktur 
ve belki sularında 
           ateş kayıklarının ışıltısından başka ışık yanmadı, 
fakat onlar 
        tahta iskeleleri ve kederli balıkçılarıyla bizimdiler. 
Sonra, 3 deniz, 
           6 kol tren hattı, 
sonra, göz alabildiğine yol : 
sılaya gittiğimiz, 
gurbette göründüğümüz 
ve neden 
          ve niçin olduğunu sormadan 
çöle, Çanakkale'ye, 
                  ölüme gittiğimiz yol 
ve sonra toprak 
ve o toprağın insanları : 
Uşak tezgâhlarının halı dokuyanları, 
klaptan işlemeli eğerleriyle meşhur 
                            Manisa'lı saraçlar, 
yol kıyılarında ve istasyonlarda açlar 
ve kurnaz 
           ve cesur 
                 ve ağırbaşlı ve çapkın 
                               ve kütleleriyle delikanlı 
                                      İstanbul ve İzmir işçileri 
ve zahire ve kantariye tâcirleriyle eşraf ve âyân, 
kıl çadırlı yürükleri Aydın'ın, 
ve sonra, ırgat, 
                    ortakçı, 
                              maraba, 
davarlı ve davarsız, 
yarım meşin çizmeli 
              ve ham çarıklı köylüler. 
15 vilâyet ve sancak 
        ve 9 büyük şehir 
            düşman elindedir.

Mehtaplı bir gece, 
gümüş bir kutunun içindesin : 
          ortalık öyle bir tuhaf aydınlık, öyle ıssız. 
Ya çok seslidir 
         ya hiç ses vermez mehtaplı gece zaten.

Yatıyor filintasının arkasında Kartallı Kâzım. 
Kız gibi Osmanlı filintası. 
Parlıyor arpacık 
                     namlının ucunda : 
yüz yıllık yoldaymış gibi uzak 
                                   ve bir damlacık.

Kâzım emir aldı merkezden : 
Gebze'deki İngiliz'in tercümanı vurulacak. 
Köylerde teşkilât kurmuş tercüman Mansur : 
                                       satıyor bizimkileri.

Kâzım iyi hesaplamış herifin geçeceği yeri. 
İşte sökün etti Mansur karşıdan : 
                      beygirin üzerinde. 
Beygir yüksek, 
                İngiliz kadanası. 
Kendi halinde yürüyor hayvan 
                         ortasında demiryolunun 
                                       sallana sallana, 
                                                  ağır ağır. 
Tercüman herhalde bırakmış dizginleri, 
                            başı sallanıyor, 
                                   belki de uyuyor üzerinde beygirin.

Yaklaştıkça büyüyor herif. 
Zaten mehtapta heybetli görünür insan.

Arada kaldı kalmadı dört yüz adım, 
namlıyı kaldırdı birazcık Kâzım, 
nişan aldı sallanan başına Mansur'un. 
Soldaki yamaçtan bir taş parçası düştü. 
Bir kuş uçtu sağdaki ağaçtan, 
             -ağaç çınar-. 
Kuş ürkmüş olacak. 
Çevrildi Kâzım'ın başı kuşun uçtuğu yana, 
                        mehtapla yüz yüze geldiler. 
                        Mehtap koskocaman, 
                                                  desdeğirmi, 
                                                             bembeyaz. 
                        Ve Kâzım'ın gözünü aldı âdeta. 
Zaten bu yüzden, 
tekrar göz, gez, arpacık 
                       ve filintayı ateşlediği zaman 
ilk kurşun Mansur'un başını delecek yerde 
                                        galiba omuzuna girdi. 
Herif  «Hınk» dedi bir, 
beygirin başını çevirdi 
                        dörtnal kaçıyor. 
Yetiştirdi ikinci kurşunu Kâzım. 
Beygirin üstünde sola yıkıldı Mansur. 
Üçüncü kurşun. 
Tercüman düştü beygirden. 
Fakat bir ayağı üzengiye takılı kalmış, 
               sürüklendi kaçan hayvanın peşinde biraz, 
sonra kurtuldu ki ayağı 
               yıkılıp kaldı olduğu yerde. 
Yamaca sardı beygir. 
Kalktı Kâzım, 
              yürüdü Mansur'a doğru, 
üzerinden kâatları alacak. 
Arada dört telgraf direği yalnız, 
                       ellişerden iki yüz metre eder. 
Mansur doğruldu ansızın, 
                                  kaçıyor bayır aşağı. 
Filintayı omuzladı Kâzım. 
Dördüncü kurşun. 
Yıkıldı herif. 
Koştu Kâzım. 
Doğruldu yine Mansur. 
Yürüyor sarhoş gibi sallanarak, 
                    kaçmıyor artık, 
                                   yürüyor. 
Kâzım da bıraktı koşmayı. 
Deniz kıyısına indiler. 
Orda boş bir fabrika var, 
bir de beyaz bir ev, 
tahta iskelesi iner denizin içine kadar. 
Mansur suya giriyor, 
kâatlar ıslanacak. 
Beşinci kurşunu yaktı Kâzım. 
Suya düşüp kaldı önde giden 
ve Kâzım tazelerken şarjörü 
bir ışık yandı beyaz evde, 
                              bir pencere açıldı. 
Galiba bir kadın baktı dışarıya.. 
Boğazlanıyormuş gibi bağırdı Mansur. 
Pencere kapandı, 
ışık söndü. 
Tercüman attı kendini tahta iskeleye. 
Art ayakları kırılmış bir hayvan gibi sürünüp tırmanıyor. 
Hay anasını, 
ay da denize düşmüş 
toplanıp dağılıyor, 
                     dağılıp toplanıyor. 
Velhasıl, 
lâfı uzatmıyalım, 
Mansur'un işini bıçakla bitirdi Kâzım. 
Kâatlar kan içindeydi. 
Fakat kan kapatmıyor yazıyı...

Namussuzun biriydi Mansur, 
                           muhakkak. 
Düşmana satılmıştı, 
                          orası öyle. 
Kaç kişinin başını yedi, 
                               malûm. 
Ama ne de olsa 
mehtapta herif beygirin üzerinde uyumuş geliyordu. 
Demek istediğim, 
böyle günlerde bile, böyle bir adamı bile bu çeşit öldürüp 
ortalık duruldukta, yıllarca sonra mehtaba baktığın vakit 
                                                 üzüntü çekmemek için, 
                    ya insanlarda yürek dediğin taştan olacak, 
                 yahut da dehşetli namuslu olacak yüreğin, 
Kâzım'ınki taştan değildi çok şükür, 
                                fakat namuslu. 
Ne malûm? dersen : 
Dövüştü pir aşkına, 
yaralandı birkaç kere 
ve saire. 
Ve kavga bittiği zaman 
ne çiftlik sahibi oldu, ne apartıman. 
Kavgadan önce Kartal'da bahçıvandı, 
                    kavgadan sonra Kartal'da bahçıvan... 
 

YEDİNCİ BAP 

922 AĞUSTOS AYI 
ve 
KADINLARIMIZ 
ve 
6 AĞUSTOS EMRİ 
ve 
BİR ÂLETLE BİR İNSANIN HİKÂYESİ 
  

Ayın altında kağnılar gidiyordu. 
Kağnılar gidiyordu Akşehir üstünden Afyon'a doğru. 
Toprak öyle bitip tükenmez, 
dağlar öyle uzakta, 
sanki gidenler hiçbir zaman 
                 hiçbir menzile erişmiyecekti. 
Kağnılar yürüyordu yekpare meşeden tekerlekleriyle. 
Ve onlar 
             ayın altında dönen ilk tekerlekti. 
Ayın altında öküzler 
başka ve çok küçük bir dünyadan gelmişler gibi 
                                          ufacık, kısacıktılar, 
ve pırıltılar vardı hasta, kırık boynuzlarında 
ve ayakları altından akan 
                       toprak, 
                             toprak 
                                   ve topraktı. 
Gece aydınlık ve sıcak 
ve kağnılarda tahta yataklarında 
koyu mavi humbaralar çırılçıplaktı. 
Ve kadınlar 
birbirlerinden gizliyerek 
bakıyorlardı ayın altında 
geçmiş kafilelerden kalan öküz ve tekerlek ölülerine. 
Ve kadınlar, 
bizim kadınlarımız : 
korkunç ve mübarek elleri, 
              ince, küçük çeneleri, kocaman gözleriyle 
                                        anamız, avradımız, yârimiz 
ve sanki hiç yaşamamış gibi ölen 
ve soframızdaki yeri 
                 öküzümüzden sonra gelen 
ve dağlara kaçırıp uğrunda hapis yattığımız 
ve ekinde, tütünde, odunda ve pazardaki 
ve karasabana koşulan 
ve ağıllarda 
ışıltısında yere saplı bıçakların 
oynak, ağır kalçaları ve zilleriyle bizim olan 
                                           kadınlar, 
                                                 bizim kadınlarımız 
şimdi ayın altında 
kağnıların ve hartuçların peşinde 
harman yerine kehribar başaklı sap çeker gibi 
aynı yürek ferahlığı, 
aynı yorgun alışkanlık içindeydiler. 
Ve on beşlik şarapnelin çeliğinde 
                             ince boyunlu çocuklar uyuyordu. 
Ve ayın altında kağnılar 
               yürüyordu Akşehir üstünden Afyon'a doğru.

«6 Ağustos emri» verilmiştir. 
Birinci ve İkinci ordular, kıt'aları, kağnıları, süvari alaylarıyla 
yer değiştiriyordu, yer değiştirecek. 
98956 tüfek, 
                325 top, 
                        5 tayyare, 
2800 küsur mitralyöz, 
2500 küsur kılıç 
ve 186326 tane pırıl pırıl insan yüreği 
ve bunun iki misli kulak, kol, ayak ve göz 
                        kımıldanıyordu gecenin içinde. 
Gecenin içinde toprak. 
Gecenin içinde rüzgâr. 
Hatıralara bağlı, hatıraların dışında, 
                             gecenin içinde : 
       insanlar, âletler ve hayvanlar, 
demirleri, tahtaları ve etleriyle birbirine sokulup, 
korkunç 
            ve sessiz emniyetlerini 
                               birbirlerine sokulmakta bulup, 
kocaman, yorgun ayakları, 
                               topraklı elleriyle yürüyorlardı. 
Ve onların arasında 
Birinci Ordu İkinci Nakliye Taburu'ndan 
                                          İstanbullu şoför Ahmet 
                                                 ve onun kamyoneti vardı. 
Bir acayip mahlûktu üç numrolu kamyonet : 
İhtiyar, 
          cesur, 
                   inatçı ve şirret. 
Kırılıp dağlarda kalan sol arka makası yerine 
şasinin altına, dingilin üzerine 
budaklı bir gürgen kütüğü sarmış olmasına rağmen 
ve kalb ağrılarıyla 
ve on kilometrede bir 
karanlığa yaslanıp durduğu halde 
ve vantilâtöründe dört kanattan ikisi noksan iken 
şahsının vekarlı kudretini resmen biliyordu : 
«6 Ağustos emri»nde ondan ve arkadaşlarından 
«... ihzar ve teşkil edilmiş bulunan 
ve cem'an 300 ton kabiliyetinde kabul olunan 
100 kadar serî otomobil...» diye bahsediliyordu. 
İhzar ve teşkil olunanlar, 
                        bu meyanda Ahmet'in kamyoneti, 
insanların, âletlerin ve kağnıların yanından geçip 
Afyon - Ahırdağları ve imtidadına doğru iniyorlardı.

Ahmet'in kafasında uzak bir şehir ve bir şarkı vardı. 
Bu şarkı nihaventtir 
ve beyaz tenteli sandalları, 
                           siyah mavnaları, 
                                güneşli karpuz kabuklarıyla 
                                bir deniz kıyısındadır şehir.

Vantilâtörde adedi devir 
                     düşüyor gibi. 
Arkadaşlar ileri geçtiler. 
Ay battı. 
Manzara yıldızlardan ve dağlardan ibaret.

Sen Süleymaniyelisin oğlum Ahmet, 
çınar dibinde iki mars bir oyunla yenip Bücür'ü, 
kalk, 
sıra servilerin önünden yürü, 
çeşmeyi geç, 
mektep bahçesi, medreseler, 
orda, Harbiye Nezareti'nin arka duvarında 
siyah çarşaflı bir kadın 
çömelip yere 
darı serper güvercinlere 
ve papelciler 
şemsiye üstünde papaz açarlar.

Motor mızıkçılık ediyor, 
bizi dağ başlarında bırakacak meret.

Ne diyorduk oğlum Ahmet? 
Dökmeciler sağda kalır, 
derken, Uzunçarşı'ya saparken, 
köşede, sol kolda seyyar kitapçı : 
                       «Hikâyei Billûr Köşk», 
                       altı cilt «Tarihi Cevdet» 
                       ve «Fenni Tabâhat». 
Tabâhat, mutfaktan gelirmiş, 
yani yemek pişirmek. 
Hani, uskumru dolmasına da bayılırım pek. 
Yaldızlı kuyruğundan tutup 
bir salkım üzüm gibi yersin.

İlerde bir süvari kolu gidiyor, 
                        saptılar sola.

Uzunçarşı'yı dikine inersin. 
Sandalyacılar, tavla pulcuları, tesbihçiler. 
Ve sen İstanbullu, 
sen kendi ellerinin hünerine alışmış olduğundan 
şaşarsın İstanbullulara : 
ne kadar ince, ne çeşitli hünerleri var, dersin. 
Rüstem Paşa Camii. 
Urgancılar. 
Urgancılarda yüz parça yelkenli gemiyi 
ve hesapsız katır kervanlarını donatacak kadar 
urgan, halat ve dökme tunçtan çıngıraklar satılır. 
Zindankapı, Babacafer. 
Uzakta Balıkpazarı. 
Kuruyemişçiler. 
Yemiş iskelesindeyiz : 
                     sandalları, mavnaları, 
                               güneşli karpuz kabuklarıyla 
                                               yüzüne hasret kaldığım deniz.

Sol arka lastik hava mı kaçırıyor ne? 
İnip 
baksam...

Yemiş iskelesinden dilenci vapuruna binip 
Eyüp'te Niyet Kuyusu'na gittikti. 
Elleri yumuk yumuk, 
bacakları biraz çarpıktı ama, 
yeşil zeytin tanesi gibi gözler. 
Kaşları da hilâl gibi çekikti. 
Tam Kasımpaşa'ya yaklaştık, beyaz başörtüsü...

Lastik hava kaçırıyor. 
Derdine deva bulmazsak eğer... 
Dur bakalım Babacafer...

Üç numrolu kamyonet durdu. 
Karanlık. 
Kriko. 
Pompa. 
Eller. 
Küfreden ve küfrettiğine kızan elleri 
lastikte ve ihtiyar tekerlekte dolaşırken 
Ahmet hatırladı : 
bir gece nüzüllü babaannesini 
                                     sedirden sedire taşırken 
                                                                 kadıncağız...

İç lastik boydan boya patladı. 
Yedek? 
Yok. 
Dağlarda avaz avaz 
               imdat istemek?

Sen Süleymaniyelisin oğlum Ahmet, 
sana tek başına verilmiştir üç numrolu kanyonet. 
Hem, hani bir koyun varmış, 
                       kendi bacağından asılan bir koyun. 
Süleymaniyeli şoför Ahmet 
                                    soyun...

Soyundu. 
Ceket, külot, pantol, don, gömlek ve kalpak 
                                          ve kırmızı kuşak, 
Ahmet'i postallarının üstünde çırılçıplak 
                                            bırakarak 
                        dış lastiğin içine girdiler, 
                                               şişirdiler.

Bu şarkı nihaventtir. 
Deniz kıyısında bir şehir... 
Beyaz başörtüsü...

Saatta elli yapıyoruz... 
Dayan ömrümün törpüsü, 
dayan da dağlar anadan doğma görsün şoför Ahmet'i, 
dayan arslan...

Hiçbir zaman 
            böyle merhametli bir ümitle sevmedi 
                                                        hiçbir insan 
                                                             hiçbir âleti...

SEKİZİNCİ BAP 

26 AĞUSTOS GECESİNDE SAATLAR 
İKİ OTUZDAN BEŞ OTUZA KADAR 
ve 
İZMİR RIHTIMINDAN AKDENİZ'E  BAKAN NEFER 
 

Saat 2.30.

Kocatepe yanık ve ihtiyar bir bayırdır, 
ne ağaç, ne kuş sesi, 
                  ne toprak kokusu vardır. 
Gündüz güneşin, 
                     gece yıldızların altında kayalardır. 
Ve şimdi gece olduğu için 
ve dünya karanlıkta daha bizim, 
                        daha yakın, 
                                daha küçük kaldığı için 
ve bu vakitlerde topraktan ve yürekten 
                 evimize, aşkımıza ve kendimize dair 
                                       sesler geldiği için 
kayalıklarda şayak kalpaklı nöbetçi 
okşayarak gülümseyen bıyığını 
                seyrediyordu Kocatepe'den 
                        dünyanın en yıldızlı karanlığını. 
Düşman üç saatlik yerdedir 
ve Hıdırlık-tepesi olmasa 
        Afyonkarahisar şehrinin ışıkları gözükecek. 
Küzeydoğuda Güzelim-dağları 
ve dağlarda tek 
                        tek 
                            ateşler yanıyor. 
Ovada Akarçay bir pırıltı halinde 
ve şayak kalpaklı nöbetçinin hayalinde 
                   şimdi yalnız suların yaptığı bir yolculuk var : 
Akarçay belki bir akar su, 
                        belki bir ırmak, 
                               belki küçücük bir nehirdir. 
Akarçay Dereboğazı'nda değirmenleri çevirip 
                            ve kılçıksız yılan balıklarıyla 
                                    Yedişehitler kayasının gölgesine girip 
                                                                                   çıkar. 
Ve kocaman çiçekleri eflâtun 
                                       kırmızı 
                                               beyaz 
ve sapları bir, bir buçuk adam boyundaki 
                              haşhaşların arasından akar. 
Ve Afyon önünde 
                       Altıgözler Köprüsü'nün altından 
                                         gündoğuya dönerek 
ve Konya tren hattına rastlayıp yolda 
Büyükçobanlar Köyü'nü solda 
                        ve Kızılkilise'yi sağda bırakıp 
                                                           gider.

Düşündü birdenbire kayalardaki adam 
kaynakları ve yolları düşman elinde kalan bütün nehirleri. 
Kim bilir onlar ne kadar büyük, 
                      ne kadar uzundular? 
Birçoğunun adını bilmiyordu, 
yalnız, Yunan'dan önce ve Seferberlik'ten evvel 
Selimşahlar Çiftliği'nde ırgatlık ederken Manisa'da 
                  geçerdi Gediz'in sularını başı dönerek.

Dağlarda tek 
                    tek 
                         ateşler yanıyordu. 
Ve yıldızlar öyle ışıltılı, öyle ferahtılar ki 
şayak kalpaklı adam 
nasıl ve ne zaman geleceğini bilmeden 
        güzel, rahat günlere inanıyordu 
ve gülen bıyıklarıyla duruyordu ki mavzerinin yanında, 
birdenbire beş adım sağında onu gördü. 
Paşalar onun arkasındaydılar. 
O, saatı sordu. 
Paşalar : «Üç,» dediler. 
Sarışın bir kurda benziyordu. 
Ve mavi gözleri çakmak çakmaktı. 
Yürüdü uçurumun başına kadar, 
eğildi, durdu. 
Bıraksalar 
ince, uzun bacakları üstünde yaylanarak 
ve karanlıkta akan bir yıldız gibi kayarak 
Kocatepe'den Afyon Ovası'na atlıyacaktı.

Saat 3.30.

Halimur - Ayvalı hattı üzerinde 
                                 manga mevziindedir.

İzmirli Ali Onbaşı 
(kendisi tornacıdır) 
karanlıkta gözyordamıyla 
         sanki onları bir daha görmiyecekmiş gibi 
              baktı manga efradına birer birer : 
Sağda birinci nefer 
                         sarışındı. 
İkinci esmer. 
Üçüncü kekemeydi 
fakat bölükte 
             yoktu onun üstüne şarkı söyliyen. 
Dördüncünün yine mutlak bulamaç istiyordu canı. 
Beşinci, vuracaktı amcasını vuranı 
                           tezkere alıp Urfa'ya girdiği akşam. 
Altıncı, 
inanılmıyacak kadar büyük ayaklı bir adam, 
memlekette toprağını ve tek öküzünü 
ihtıyar bir muhacir karısına bıraktığı için 
kardeşleri onu mahkemeye verdiler 
ve bölükte arkadaşlarının yerine nöbete kalktığı için 
                                       ona «Deli Erzurumlu» derdiler. 
Yedinci, Mehmet oğlu Osman'dı. 
Çanakkale'de, İnönü'nde, Sakarya'da yaralandı 
ve gözünü kırpmadan 
                        daha bir hayli yara alabilir, 
yine de dimdik ayakta kalabilir. 
Sekizinci, 
              İbrahim, 
                           korkmıyacaktı bu kadar 
bembeyaz dişleri böyle tıkırdayıp 
                                 birbirine böyle vurmasalar. 
Ve İzmirli Ali Onbaşı biliyordu ki : 
tavşan korktuğu için kaçmaz 
                       kaçtığı için korkar.

Saat 4.

Ağzıkara - Söğütlüdere mıntıkası. 
On ikinci Piyade Fırkası. 
Gözler karanlıkta, uzakta. 
Eller yakında, makanizmalar üzerinde. 
Herkes yerli yerinde. 
Tabur imamı 
mevzideki biricik silâhsız adam : 
                                   ölülerin adamı, 
kırık bir söğüt dalı dikerek kıbleye doğru, 
durdu boyun büküp 
                            el kavuşturup 
                                                sabah namazına. 
İçi rahattır. 
Cennet, ebedî bir istirahattır. 
Ve yenilseler de, yenseler de âdâyı, 
meydânı gazadan o kendi elleriyle verecektir 
                        Cenâbı rabbülâlemîne şühedâyı.

Saat 4.45.

Sandıklı civarı. 
Köyler. 
Sarkık, siyah bıyıklı süvari, 
çınar dibinde, beygirinin yanında duruyordu. 
Çukurova beygiri 
                      kuyruğunu karanlığa vuruyordu : 
                                      dizkapaklarında kan, 
                                      kantarmasında köpük... 
İkinci Süvari Fırkası'ndan Dördüncü Bölük, 
atları, kılıçları ve insanlarıyla havayı kokluyor. 
Geride, köylerde bir horoz öttü. 
Ve sarkık, siyah bıyıklı süvari 
                     ellerinin tersiyle yüzünü örttü. 
Karşı dağlar ardında, düşman elinde kalan 
                           bir başka horoz vardır : 
baltaibik, sütbeyaz bir Denizli horozu. 
Düşmanlar herhal onu çoktan kesip 
                                   çorbasını yapmışlardır...

Saat beşe on var.

Kırk dakka sonra şafak 
                                 sökecek. 
«Korkma sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak». 
Tınaztepe'ye karşı Kömürtepe güneyinde, 
On beşinci Piyade Fırkası'ndan iki ihtiyat zabiti 
ve onların genci, uzunu, 
Darülmuallimin mezunu 
                                  Nurettin Eşfak, 
mavzer tabancasının emniyetiyle oynıyarak 
                                                    konuşuyor : 
        -Bizim İstiklâl Marşı'nda aksıyan bir taraf var, 
        bilmem ki, nasıl anlatsam, 
        Âkif, inanmış adam, 
        fakat onun, ben, 
                 inandıklarının hepsine inanmıyorum. 
        Meselâ, bakın : 
        «Gelecektir sana vaadettiği günler Hakkın.» 
        Hayır, 
        gelecek günler için 
                            gökten âyet inmedi bize. 
        Onu biz, kendimiz 
                           vaadettik kendimize. 
        Bir şarkı istiyorum 
                             zaferden sonrasına dair. 
        «Kim bilir belki yarın...»

Saat beşe beş var.

Dağlar aydınlanıyor. 
Bir yerlerde bir şeyler yanıyor. 
Gün ağardı ağaracak. 
Kokusu tütmeğe başladı : 
                      Anadolu toprağı uyanıyor. 
Ve bu anda, kalbi bir şahan gibi göklere salıp 
ve pırıltılar görüp 
ve çok uzak 
çok uzak bir yerlere çağıran sesler duyarak 
bir müthiş ve mukaddes mâcereda, 
ön safta, en ön sırada, 
şahlanıp ölesi geliyordu insanın.

Topçu evvel mülâzımı Hasan'ın 
                                           yaşı yirmi birdi. 
Kumral başını gökyüzüne çevirdi, 
                                            kalktı ayağa. 
Baktı, yıldızları ağaran muazzam karanlığa. 
Şimdi bir hamlede o kadar büyük, 
                               öyle şöhretli işler yapmak istiyordu ki 
bütün ömrünü ve hâtırasını 
                      ve yedi buçukluk bataryasını 
                                       ağlanacak kadar küçük buluyordu.

Yüzbaşı sordu : 
- Saat kaç? 
- Beş. 
- Yarım saat sonra demek...

98956 tüfek 
ve şoför Ahmet'in üç numrolu kamyonetinden 
yedi buçukluk şnayderlere, on beşlik obüslere kadar, 
bütün âletleriyle 
ve vatan uğrunda, 
yani, toprak ve hürriyet için ölebilmek kabiliyetleriyle 
Birinci ve İkinci ordular 
                            baskına hazırdılar.

Alaca karanlıkta, bir çınar dibinde, 
                                beygirinin yanında duran 
                                sarkık, siyah bıyıklı süvari 
                                kısa çizmeleriyle atladı atına. 
Nurettin Eşfak 
                baktı saatına : 
- Beş otuz... 
Ve başladı topçu ateşiyle 
                 ve fecirle birlikte büyük taarruz...

Sonra. 
Sonra, düşmanın müstahkem cepheleri düştü. 
Bunlar : 
           Karahisar güneyinde 50 
                              ve doğusunda 20-30 kilometredeydiler.

Sonra. 
Sonra, düşman ordusu kuvâyi külliyesini ihâta ettik 
                                                    Aslıhanlar civarında 
                                                             30 Ağustosa kadar.

Sonra. 
Sonra, 30 Ağustosta düşman kuvâyı külliyesi imha ve esir olundu. 
Esirler arasında General Trikopis : 
Alaturka sopa yemiş bir temiz 
ve sırmaları kopuk frenk uşağı...

Yaralı bir düşman ölüsüne takıldı Nurettin Eşfak'ın ayağı. 
Nurettin dedi ki : «Teselyalı Çoban Mihail,» 
Nurettin dedi ki : «Seni biz değil, 
                            buraya gönderenler öldürdü seni...»

Sonra. 
Sonra, 31 Ağustos günü 
                    ordularımız İzmir'e doğru yürürken 
serseri bir kurşunla vurulan 
                          Deli Erzurumluydu. 
Devrildi. 
Kürek kemikleri altında toprağı duydu. 
Baktı yukarı, 
baktı karşıya. 
Gözler hayretle yandılar : 
önünde, sırtüstü, yan yana yatan postalları 
                            her seferkinden kocamandılar. 
Ve bu postallar daha bir hayli zaman 
üzerlerinden atlayıp geçen arkadaşların arkasından 
seyredip güneşli gökyüzünü 
ihtiyar bir muhacir karısını düşündüler. 
Sonra... 
Sonra, sarsılıp ayrıldılar birbirlerinden 
ve Deli Erzurumlu ölürken kederinden 
                       yüzlerini toprağa döndüler...

Solda, ilerdeydi Ali Onbaşı. 
Kan içindeydi yüzü gözü. 
Bir süvari takımı geçti yanından dörtnala. 
Kaçanı kovalamıyordu yalnız 
                      ulaşmak da istiyordu bir yerlere 
ve sadece kahretmiyor 
                      yaratıyordu da. 

Ve kılıçların, 
                  nalların, 
                             ellerin 
                                      ve gözlerin pırıltısı 
                ardarda çakan aydınlık bir bütündü. 
Ali Onbaşı bir şimşek hızıyla düşündü 
ve şu türküyü duydu : 

        «Dörtnala gelip Uzak Asya'dan 
          Akdeniz'e bir kısrak başı gibi uzanan 
                                      bu memleket bizim.

          Bilekler kan içinde, dişler kenetli, ayaklar çıplak 
          ve ipek bir halıya benziyen toprak, 
                                      bu cehennem, bu cennet bizim.

          Kapansın el kapıları, bir daha açılmasın, 
          yok edin insanın insana kulluğunu, 
                                      bu dâvet bizim...

          Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür 
          ve bir orman gibi kardeşçesine, 
          bu hasret bizim...»>

Sonra. 
Sonra, 9 Eylülde İzmir'e girdik 
ve Kayserili bir nefer 
yanan şehrin kızıltısı içinden gelip 
öfkeden, sevinçten, ümitten ağlıya ağlıya, 
Güneyden Kuzeye, 
Doğudan Batıya, 
Türk halkıyla beraber 
seyretti İzmir rıhtımından Akdeniz'i.

Ve biz de burda bitirdik destanımızı. 
Biliyoruz ki lâyığınca olmadı bu kitap, 
Türk halkı bağışlasın bizi, 
onlar ki toprakta karınca, 
                                    suda balık, 
                                                    havada kuş kadar 
                                                                  çokturlar; 
korkak, 
            cesur, 
                     câhil, 
                             hakîm 
                                      ve çocukturlar 
ve kahreden 
                 yaratan ki onlardır, 
kitabımızda yalnız onların mâcereları vardır... 
  
  
 

Nâzım Hikmet RAN

 

                                                    1939 İstanbul Tevkifanesi, 
                                                  1940 Çankırı Hapisanesi, 
                                                 1941 Bursa Hapisanesi. 









 

 
  Bugün 4 ziyaretçi (43 klik) kişi burdaydı!


˜*•. ˜*•.•*˜ .•*˜
˜*•. ˜”*°•.˜”*°•.•°*”˜.•°*”˜ .•*˜
˜”*°•. NurettinTorun.TR.gg .•°*”˜
.•*˜ .•°*”˜.•°*”˜”*°•.˜”*°•. ˜*•.
.•*˜ .•*˜*•. ˜*•.
 
 
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=