Bu site Mozilla Firefox İnternet tarayıcısına, 1280x1024 çözünürlük seviyesine uygun dizayn edilmiştir.
   
  Nurettin Torun
  Terör üzerine
 



Terör Üzerine



Silahlı ve bombalı terörist unsurlarla mücadelenin silahlı kamu gücü ile yapılması elbette bir mecburiyet ve gerekliliktir. 

Yap
ılması en doğal ve doğru yöntem, bu nedenle acilen ülkedeki milli silahlı gücü, Türk silahlı Kuvvetlerini, emniyet mensuplarını ve diğer kolluk unsurlarını teröristin üzerine sevk etmektir.

Bölücü terörün ilk görüldü
ğü yıllardan bugüne kadar, dağa çıkmış eli silahlı teröristle mücadelede en büyük görev öncelikle Türk Silahlı Kuvvetlerine düşş ve kutlu ocağın mensupları yaklaşık çeyrek yüzyılı aşan süredir en zor şartlar altında bu görevi başarı ile yerine getirmişlerdir.

Vatan
ımızın birliği ve milletimizin bütünlüğü uğruna büyük fedakârlıklar ve kahramanlıklar gösterilmiş, bu uğurda bizim tespitlerimize göre 6000’in üzerinde subay, astsubay, uzman erbaş, uzman jandarma, polis, er ve korucu şehit verilmiştir.

Bu a
ğır şartlarda verilen mücadelenin yaralı güvenlik mensubu sayısı ise onikibinin üzerindedir.

Ancak son yıllarda yaşadığımız gelişmeler, Türk Silahlı Kuvvetleri ile Emniyet Mensuplarımızın mücadelesinin her yerde ve her zeminde aynı takdirle karşılanmadığını, aynı bağlılıkla yaklaşılmadığını göstermektedir.

 

Özellikle iktidar zihniyetinin beslediği ve alkışladığı işbirlikçi çevrelerin öncelikle milliyetçilik ve akabinde Türk Silahlı Kuvvetlerine yönelik örtülü bir operasyon başlattıkları bütün emareleri ile ortaya çıkmıştır. Şer odaklarının bir cephe oluşturarak derin işbirliği içinde hareket ettikleri bu psikolojik operasyon, ülkemizde henüz AKP’nin tahribatına maruz kalmadan ayakta durabilmiş unsurlarına yönelmiştir.

 

Geçtiğimiz hafta içinde terörün silahlı boyutunu imha etmek için kamu adına en önemli yetki ve sorumluluğu üstlenmiş bulunan Genelkurmay Başkanı’nın yaptığııklamayı bu kapsamda değerlendirmenin doğru ve yerinde olacağı kanaatindeyim.

 

Makul eleştiri, yol gösterme ve haber verme gibi temel meslek ve sorumluluk gereklerinin de ötesinde, kendilerine ulaşmış askeri bilgi ve belgeleri yayınlayarak açıkça şantaj yapan medya unsurlarının varlığını önceki konuşmalarımızda ortaya koymuştuk.

 

Bu açıdan Sayın Genelkurmay Başkanı’nın beyanatı, bizim için malumun yüksek sesle ve yerinde bir ilamıdır.


Açı
klamanın bir boyutu ise, ülkenin her kurumunun sevk ve idaresinden sorumlu olan hükümetin Silahlı Kuvvetleri nasıl yalnız bıraktığının ortaya çıkması olmuştur.

 

Bu nedenle, gerek Anayasal başkomutan olan Sayın Cumhurbaşkanı’nın ve gerekse Başbakan Erdoğan’ın komutanın açıklamasını müteakip destek mesajları ise; yeri, zamanı ve içeriği açısından ıskalanmış, gecikmiş ve inandırıcılıktan uzak sözlerdir.

 

Sorumluluğunu sonradan hatırlayıp, biz doğru yerdeyiz diyerek aklanmaya çalışırken, bu zihniyetin yer aldığı fotoğraf karesini bir kez daha hatırlatmak istiyorum.

 

Sayın Başbakan’a aile fotoğrafında Mehmetçiğin olmadığını üzülerek belirmek durumundayım.

 

Verdiğiniz görüntülerde beraber olduklarınızı geçtiğimiz altı yıl boyunca siz seçtiniz. Onlarla birlikte olmayı siz tercih ettiniz.

 

Ortada boy gösterdiğiniz bu tabloda, sağınızda kardeşim dediğiniz Barzani ve Talabani, solunuzda konutlarda ağırladığınız bölücüler ve pazarlık yaptığınız Kandilciler, hemen arkanızda ise boyun eğdiğiniz çuvalcılar yer almaktadır.

 

Bulunduğunuz yer burası, kadrajın aldığı görüntü ve gizlice yemek yediğiniz buluşma masalarının anlamı budur.

 

Terörle mücadelenin yirmi beş yılı aşan tecrübesi, bölücülüğün Osmanlıdan başlayarak bir asırlık ihanet yolculuğu, bu sürecin bütün kapsamını ve derinliğini, kimlerle dost olmamız gerektiğini, kimlere ne kadar güvenilebileceğini, kimlerle nasıl ilişki kurulacağını hepimize öğretmiş olmalıdır.

 

Bu açıdan geçmişte yaşananların doğru tahlili, gelecekte karşımıza çıkacak badirelerin de işaretini verecek, tarihten ders çıkarmasını bilenler için mazide kalanlar önümüzdeki sürecin yönünü gösterecektir.

 

Terörle mücadelenin önemli ayaklarından biri ve belki de en önemsi bugün Irak yönetimi ve Iraklı aşiret reisleri ile olan ilişkiler ve PKK ile olan yakınlaşmalarıdır.

 

Küresel gücün dayatmaları sonucu, Talabani ile görüşmeye itilen Türkiye, her müzakereden sonra PKK’nın Kandil’den çıkarılacağına dair söz ve taahhütlerle avunmuş ve bu yalanlara her defasında bile bile göz yummuştur.

 

Hükümetin yumuşak karnını ve zafiyetini fark eden Barzani ise PKK’nın mevcudiyetinin kendisi ile Türk devletini muhatap kılacağını anlayarak bu tehdit unsurlarını canlı ve diri tutmanın getirdiği fırsatları sonuna kadar kullanmıştır.

Hatta daha da ileri giderek, bu terörist unsurlara kimlik verip maaşa bağlayarak PKK’yı kendi silahlı gücünün parçası haline getirmiştir.

 

Acı kayıpların yaşandığı olayların ardından, hükümet tarafından “kimse bizden sabır beklemesin” denilerek aba altından komşulara sopa gösterilmiş, ancak hemen ardından koro halinde “tuzağa çekiliyoruz”ıklamaları ile korkaklığa ve ürkekliğe bahaneler aranmıştır.

 

Sözde terörle mücadele etmemenin AKP açısından en önemli ayağı ise, başından beri bölücü terörün yönetim merkezi olan Kandil Dağı’nın kontrolünü elinde bulunduran Irak’lı aşiret reisleri ile görüşmeleri başlatmak olmuştur.


Sın
ır ve ölçü tanımayan boyun eğmişlik hali ile “kapımız herkese açık” denilerek taviz ve ilkesizliğin emsalsiz örnekleri verilmiş, hiçbir adım atmayan ve atma niyeti olmayan Irak’lı muhataplarımızla sonuçsuz görüşmelerle oyalanmaya devam edilmiştir.

 

Ne zaman ki, kanlı bir eylem ile şehitler vatan topraklarına emanet edilmeye başlansa, hükümet bir yandan “şehitler üzerinden siyaset yapmayın” diyerek sanki yapan varmış gibi sinsi bir savunma mekanizmasını işletmiş, öte yandan “sabrımız taştı, intikamları alınacak, artık bekleyemeyiz, sözün bittiği yerdeyiz” gibi boş laflarla milletimiz avutulmaya çalışılmıştır.

 

Terörle mücadelede kamuoyu baskısı ile Mehmetçik kerhen harekete geçirilmeye mecbur bırakılırken, bazen el altından, bazen açıkça “diplomatik yolların tüketilmesi” kılıfı ile Iraklı aşiret reisleri ile sonuçsuz pazarlıklar yapılmıştır.


Bu sürecin hazırlanmas
ında ABD’nin yıllardır dayattığı “üçlü mekanizmayı kullanın” baskısı altında kalınmış, sözde Bağdat ve Ankara birbirlerine muhatap edilerek, sorunun çözüm adresi olarak dolaylı yoldan kuzeydeki bölgesel

yönetim gösterilmiştir.

 

Her terör eyleminden sonra, içeride Terörle Mücadele Yüksek Kurulu’nun toplantısı, dışarıda ise Barzani ve Talabani ile müzakerelerin yenilenmesi bir AKP klasiği olarak siyasetimize yerleşmiştir.

 

Türkiye’nin gidemediği, Barzani’nin haberim yok dediği, Talabani’nin temizlendiğini söylediği, ABD’nin ise gözlediği Kandil Dağı’na gazetecilerin, yayıncıların gittikleri ve tefrikalar yayınladıkları bilinmektedir.

 

Iraklı Aşiret Reislerinin “Terör şiddetle çözülmez, silahlar bırakılmalı, ateşkes sağlanmalı, af çıkartılmalı” şeklindeki küstahlıkları, AKP zihniyeti tarafından yıllardır sessizce dinlenmiş, hatta Başbakan’ın ağzından “silahı bırakır gelir masada konuşursun” sözleri ile bu alçaklığa çanak tutulmuştur.

 

Gelişmeler, iktidarın altı yıllık aldığı mesafe ve sınır tanımaz ilkesizliği bu ilişkiler zincirinin burada son bulmayacağını, hükümet ile Kandil temsilcilerinin bir masaya oturuncaya kadar süreceğini işaret etmektedir.

 

Madem Talabani’de hız kesmeyip artık Barzani’yi muhatap seçmiştir, o halde buradan Başbakan’a sormak lazımdır:

 

- Barzani; sınır ötesi harekât için Mehmetçiğin sınırda tertiplenmesi üzerine sarf ettiği “bizi engellemek isteyenler problem ve engellerle karşılaşır” sözünden vaz geçmiş midir? (27.04.2006)

 

- Yine şehadetlerle sonuçlanan bir terör saldırısından sonra, harekât düzenlenmesinden korkarak sarf ettiği “PKK'ya müdahaleyi saldırı sayarım“  tehdidini geri almış mıdır? (26.07.2006)

 

- Sürekli yerini bilmediğini ve temas içinde olmadığını iddia ettiği Kandil kadrolarını, sahibi olduğu medya kanallarına bir daha çıkarmayacağına dair garanti vermiş midir? (24.10.2006)

 

- Çok değil daha bir buçuk yıl önce, Türkiye’nin Kerkük’le ilgili yaklaşımını dengelemek için söylediği “Türkiye’nin Kerkük’e müdahale hakkı varsa bizim de Diyarbakır’a var” tehdidinden özür dilemiş midir?  (07 Nisan 2007)

 

- Başbakan Erdoğan’ın bir televizyon kanalındaki röportajda belirttiğiniz üzere “kabile reisi ile görüşmem” sözünü geriye almasına neden olacak gelişme olmuş mudur?

 

 

 

- Yine Başbakan Erdoğan’ın daha geçtiğimiz günlerde Talabani ve Barzani'ye sözde rest çekerek, “işbirliği yapılmazsa

yaptırım uygulanacağına” dair söylediği sözleri, muhataplarında cevap bulmuş mudur? (07.10.2008)

 

Bu sorulara hükümetin verebileceği hiçbir olumlu cevap yoktur.

 

O halde ortada gerçekten sorgulanması gereken anormal bir durum, ülkemizi bu görüşmeye mahkûm eden karanlık bir dayatma söz konusudur.

 

Türkiye maalesef AKP ile girdiği çıkmaz yolda seçeneksiz kalmış, caydırıcı hiçbir tedbire başvuramadan, karşı taraftan hiçbir geri adım ve iyi niyet görmeden tek taraflı olarak taviz vermeye mecbur hale getirilmiştir.

 

Bütün dünyayı PKK terörü konusunda ikna ettiğini iddia eden AKP iktidarı, daha muhatap aldığı Irak’lı aşiret reislerine bile “PKK’nın terör örgütü” olduğunu kabul ettirememiştir.

 

Bunu bile kabule yanaşmamış olanlarla, kendimizin olgunlaştırdığı ortak bir zemin üzerinde kurulacak bu sakat ilişkinin sonuç alması mümkün değildir.

 

Bilinmelidir ki, resmi ağızlardan Türk devletinin şartları konusunda bir ilerleme kaydedilmeden, yeni adımların atılmaya çalışılmasının sonucu çok ağır olacaktır. 

 

Başbakan’ın bu yaklaşımı güncel tabiri ile bir turuncu tavizdir. Tam bir geri adımdır.

 

Kimin kimi masaya oturttuğunu görmek ve arkasındaki bölge haritalarını çizmekle meşgul gücü bilmek için diplomat olmaya, hükümet üyesi bulunmaya hiç gerek yoktur. Her şey ortadadır.

 

Bu itibarla, başbakan Erdoğan ve AKP hükümeti bu görüşmelerle başlattığı yeni dönemde karşımıza çıkması mukadder olan kanlı sürecin bedelini ödemek, vebalini taşımak, sorumluluğunu tek başına almak durumundadır.

 

Bu noktada, “Terör küresel bir olgudur, nerede bitmiş de bizde son bulsun“ gibi bahanelere sığınmak hükümeti beklenen akıbetten kurtaramayacaktır.

 

Milliyetçi Hareket Partisi; Talabani ile başlatılan, Barzani ile sürdürülen ve Kandil ile devam edeceği anlaşılan bu tek taraflı ve vahim temas ve görüşme süreci için kaygı duymaktadır.

 

Kaygılarımız ve beklentilerimiz ise şunlardır:

 

1. Irak’ın Kuzeyindeki coğrafyada oluşan gevşek federal yapının en önemli muhalifi ve en çok tepki göstereni olan Türkiye’nin, bu zorlama yapının yöneticileri ile görüşmesi bunların meşruiyetlerini ve güçlerini artıracaktır.

 

2. Irak’a yönelik küresel operasyonun başlayacağı dönemde, Türk devleti tarafından ilan edilen kırmızıçizgilerden biri olan Irak’ın toprak bütünlüğünün devamının önündeki kararlılık ve engeller gevşeyecektir.

 

3. Türkiye bu yanlış yolda ilerletilerek, Irak’ın üçe bölünmesi ve Kuzey’de bir bağımsız devletin kurulması için başlayan sürecin kritik ve vazgeçilmez aktörü olarak yeni bir stratejik türbülansa girecektir.

 

4. Bu yeni süreç, PKK’nın affına ve İmralı canisinin serbest kalmasına kadar gidecek, Türkiye komşu devletten beslenen ve kaynaklanan bir etki ve çekim alanı altında kalarak üniter yapısı sorgulanmaya başlanacaktır.

 

5. Türkiye’nin milli güvenliği ve bekasını doğrudan ilgilendiren bu durum ve aşiret reisine bu imkânın tanınması, Kerkük’ün geleceği ve Türkmenlerin varlığı ile ilgili niyetlerini gerçekleştirmesine zemin hazırlayacaktır.

 

6. Irak’lı Peşmerge reisi istediklerini kopartana kadar geçecek süre içinde, PKK’yı Kandil’de rezerve etmeye devam edecek, Türk Devletini masaya oturmaya ve tavizler kopartmaya yarayan bu ilişkiyi denge noktasında tutarak örgüte olan desteğini ve yönetimini sürdürecektir.

 

Türkiye’yi bölmeye, aziz milletimizi birbirine düşürmeye çalışan PKK terör örgütü, Başbakanın adi suçlu gibi göstermeye çalıştığı masum bir sivil toplum kuruluşu değildir.

 

Küresel güçlerin hizmetinde, bölgesel mihrakların kontrolünde varlığını çeyrek yüzyılı aşan süredir devam ettiren ve hedefine Türkiye’yi alan kanlı bir küresel terör organizasyonudur.

 

Samimiyeti sorgulanmakla birlikte, Başbakan Erdoğan ile Bush arasındaki görüşmede PKK için ortaya konan “ortak düşman” kavramının gerçek anlamı da budur.

 

Bu doğru tanımlanmış “ortak düşman” kavramı defalarca hükümet yetkilileri tarafından dile getirilmiş olmasına rağmen, Başbakan Erdoğan’ın “PKK düşman değil” açıklaması tam bir tutarsızlık örneği olmuş ve teröre bakıştaki kafa karışıklığını ve irade eksikliğini ortaya koymuştur.

 

Gelişmeler terörün kaynağının ve yönetiminin Barzani’ye dayandığını göstermektedir. Hükümetin, Barzani’yi muhatap alan yaklaşımı da bunun sonucu ve eseridir.

 

Hükümet güçle ve caydırıcı tedbirlerle desteklenen diplomasi ile muhasımlarını hizaya getirecek yerde, büyük bir yanılgı ile terörün kaynağına, bölücülüğün merkezine, ihanetin odağına kadar yanaşmıştır.

 

Hükümet, denize düşmüştür ve yılana sarılmaktadır.

 

Bize göre bunun adı ve tanımı da ihanetten başka bir şey değildir.


Hepinizi saygılarımla selamlıyorum.




Dr. Devlet Bahçeli Milliyetçi Hareket Partisi Genel Başkanı TBMM Grup Toplantısında Yapmış Oldukları Konuşmadan Alınmıştır.
  21 Ekim 2008

 
  Bugün 2 ziyaretçi (56 klik) kişi burdaydı!


˜*•. ˜*•.•*˜ .•*˜
˜*•. ˜”*°•.˜”*°•.•°*”˜.•°*”˜ .•*˜
˜”*°•. NurettinTorun.TR.gg .•°*”˜
.•*˜ .•°*”˜.•°*”˜”*°•.˜”*°•. ˜*•.
.•*˜ .•*˜*•. ˜*•.
 
 
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=