Bu site Mozilla Firefox İnternet tarayıcısına, 1280x1024 çözünürlük seviyesine uygun dizayn edilmiştir.
   
  Nurettin Torun
  Kur an'ın sıcaklığı
 

Okurum Ecehan Dilek gönderdiği e-mektubunda diyor ki: Yaz aylarına rastlayan Ramazanlardan biriydi. Bodrum merkezden Turgutreis’teki bir dostuma iftara gitmek üzere minibüse bindim. Hava sıcaklığı 41 dereceyi gösteriyordu. Bodrum-Turgutreis arası 20 kilometreydi. Henüz 5 kilometre kadar yol almıştık. Tek bacağı olmayan biri bindi minibüse. Hemen kalkıp yer verdim. Adam kalktığımı gördüğü halde oturmayınca kendisini uyardım. Bana, “Oturacağım ama sıcaklığın geçsin diye bekliyorum” dedi. Ben Turgutreis’e kadar 15 kilometre ayakta gitmeye razı bir şekilde insanlık yapmaya çalışırken, bu kişinin aklından geçenler midemi bulandırdı. Daha önce böyle bir hurafeye hiç tanık olmamıştım. Konuyu size yazmak için birçok kişiyle konuştum, onlarca belge okudum.

 

Kur’ân’da, ne sözle ne de manayla bu anlama gelebilecek hiçbir ayete rastlamadim. Kimse de rastlamamış zaten. Hanefi mezhebinde böyle bir görüşün bulunduğu söyleniyor. Peki, bu mezhep işi nereden çıktı? Biliyoruz ki, Peygamberimiz ve 4 halife devrinde Kur’ân dışında hiçbir kaynak yoktu. “İslâm’ın en mutlu zamanları” diye anılan bu dönemde kimse ben Sünniyim, Aleviyim, Hanefîyim, Şiiyim, Caferiyim şeklinde görüş belirtmiyordu. Onlar sadece “Ben Müslümanım” diyor ve bunu yeterli görüyorlardı. Müslüman olmayı etikete bağlamak, Kur’ân’ın neresinde yazıyor? Din hakkında bilgi almak için Kur’ân’a değil de tefsirlere, fetvalara, hatta hadislere bakmak, Kur’ân’a saygısızlık, Kur’ân’ın haşa yetersiz olduğunu kabullenmek değil mi sizce?

 

Kriter eğer mezheplerse, aynı konuya birinin evet dediğine diğerinin hayır dediğini görerek işin içinden nasıl çıkacağız? Abdesti bozan şeylerin sayısı Hanefi’ye göre 12, Maliki’ye göre 3, Şafii’ye göre 5, Hanbeli’ye göre 8’dir. Kur’ân’da böyle bir sayı var mı? Yok. Umursamazlıktan veya tembellikten dolayı namaz kılmayanın hükmü Hanefi’ye göre hapsedilir, kanatılana kadar dövülür, öldürülür. Maliki’ye göre tövbe etmezse öldürülür. Şafii ve Hanbeli’ye göre ise üç gün içinde tövbe etmezse öldürülür. Kur’ân’da böyle bir hüküm var mı? Yok. Kadın, yanında kocası olmadan hacca gidebilir mi sorusunun cevabı Hanefi’ye göre hayır, Maliki ve Şafii’ye göre evet, Hanbeli’ye göre hayır. Kur’ân’da böyle bir karışıklık var mı? Yok.

 

Sizce hangi mezhep “gerçek” Müslüman? Kur’ân’a rağmen Kur’ân’a karşı olmak gerçeklik mi? Kur’ân’da olmayan bir meseleyi şartlara bağlayarak hüküm koymak haşa Allah’a ortak koşmaktan öte ne anlam ifade eder ki? Kimi kaynaklara göre hadislerin sayısı 2 milyon, kimine göre 600 bin, kimine göre 400 bindir. Hadis sayısı kişilere göre değişip duruyor. Peygamberimizin ve 4 halifenin de asla müsaade etmediği hadis yazma hakkındaki ortak görüşe kimse itiraz etmiyor. Hadis rivayetleri takriben 2 asır sonra yazıya geçirilmeye başladı.Hadis derleme işi Peygamberimizden 6-7 kuşak sonra başlamıştır. En iyimser tahminle 200 yıl. Kendi aranızda “kulaktan kulağa” adlı oyunu oynadıysanız eğer, beni daha iyi anlayacağınızdan eminim.

 

Bu oyunu oynayan herkes bilir ki, bırakınız kelimeleri, mana bile kaybolur gider. Kur’ân’a ve Peygamber’e rağmen, üstelik en güvenilir olduğu belirtilen hadis kitaplarında (Buhari, Müslim, İbn Sad) dahi bu konu ele alınır. Ne ilginçtir ki, aşağıdaki sözler neredeyse tüm hadis kitaplarında vardır. Buhari 1. cilt ve Tezkiratül-Huffaz’da denir ki: “Hz. Ebubekir, Peygamber Efendimizin vefatından sonra halkı toplamış ve şöyle demiştir: ‘Sizler Allah’ın Elçisi’nden farklı hadisler naklediyorsunuz. Bu durumda sizden sonrakiler büyük anlaşmazlıklara düşeceklerdir. Allah’ın Elçisi’nden hiçbir hadis nakletmeyin. Sizden hadis nakletmenizi isteyenlere, işte Allah’ın kitabı aramızda, onun helalini helal kılın, haramını haram görün’ deyin.”

 

İbn Sad Tabakat 5/140 denir ki: “Hz. Ömer halktan, beraberlerinde bulunan hadis sayfalarını getirmelerini istedi. Sonra bunların yakılmasını emrederek, ‘Kitap Ehli’nin mişnası gibi Müslümanların mişnasıdır bunlar’ dedi.” İbn Abdilberr Camiu Beyanil-ilm’de denir ki: “Hz. Ali, minberden, ‘Yanında hadis sayfaları bulunanlar, gidip onları yok etsinler. Zira halkı helâk eden olay, âlimlerin naklettikleri hadislere uyarak Kur’ân’ı terk etmeleridir’ diyordu.” Allah’ın kitabı Kur’ân, eğer anlaşılmaz ise onlar nasıl anlamışlardır? Allah’ın kelâmının üzerine elçisinin asla müsaade etmediği hadis yazma işine kim, ne amaçla izin vermiştir?

 

Allah bizlere, kullarının anlayamayacağı bir kitabı üç beş kişi çıksın da benim haşa anlatamadığımı anlatsın diye mi indirmiştir? Diğer kutsal kitapların da asıl orijinalitesinin bozulma sebebi, kişilerin yardımcı ders kitabı babında yazdıklarının daha ön plana geçmesi olmamış mıdır? Akıl, sadece sana yer veren birinin koltukta bıraktığı sıcaklığını düşünerek değil, eğer dinin İslâm ise Kur’ân’ın bıraktığı sıcaklığı hissetmekle akıldır. Sen ise aklını kullanabildiğin ölçüde sensindir. Kendi aralarında çelişkili, Kur’ân’a da aykırı rivayetlerle hüküm konamaz. Hadis rivayetlerine tutunma Emevi devrinde büyük önem kazanmıştır. Muaviye’nin ölümünden sonra Emevilerin siyasi ve askeri gücü, önlerine dikilen her çeşit direnci ezerek, sülale saltanatını İslâm’ın başına musallat edince kolları kırık, boyunları bükük dindar çevrelerle iktidar hasretiyle içleri yananlar, azgın gördükleri iktidar sahiplerine karşı fısıltı gazeteciliğine ve rivayet edebiyatına sarılmaktan başka bir savunma çaresi bulamadılar. Bu işgalcileri, İslâm hilafetiyle ilgilerinin bulunmadığını tespit noktasından hareketle her yönden Peygamber’e vurdurtmak, izlenecek en etkili yöntemdi. İşte bunun için pek çok hadis rivayeti devreye girdi.

 

Hadisler derleme ve kayıt bakımından kesinlik taşımaz. Zira bu rivayetler Hz. Peygamber’den ancak 1-2 asır sonra yazıya geçirilmeye başlanmıştır. Bu kadar zaman içinde ağızdan ağıza dolaşan rivayetlerin orijinalitesini koruması imkânsızdır. Peygamberimizin, risalet görevinden ayrı, bir insan olarak söylediği sözler kendi zamanında toplatılmadı, yazdırılmadı ve kitaplaştırılmadı. Böyle bir şeyin yapılmasına da müsaade edilmedi. Bugün bütün Müslümanların en büyük hadis kaynağı olan Kütüb-i Sitte (Altı Kitap) yazarlarının tamamı Peygamberimizin vefatından on yıllar sonra dünyaya geldi. Buhari 810 yılında, Ebu Davud 818 yılında, Müslim, 821 yılında, Nesai 847 yılında, İbni Mace, 888 yılında, Tirmizi 1165 yılında dünyaya geldi. Peygamberimiz, 632 yılında vefat ettiğine göre en yaşlı hadisçi olan Buhari’yle Peygamberimizin vefatı arasında 178 yıl fark var. Hadis rivayetleri arasındaki çelişkilerden örnekler vereyim: Bir riayette Peygamberimiz İslâm’da uğursuzluk olmadığını belirtirken diğer rivayette Peygamber’e ev ve kadında uğursuzluk olduğu söyletilmiştir. (Buhari 76/ 53).

 

 

Bir yanda Peygamber’e ayakta idrar yapma yasağı söyletilirken diğer rivayette Peygamber’in ayakta idrar yaptığı belirtilmiştir. Huzeyfe: “Allah’ın Elçisi ile birlikte yürüyorduk. Bir kavmin bir duvar gerisindeki küllüğüne rastladık. Allah’ın Elçisi, tıpkı sizden biri gibi durup ayakta idrar yaptı. Ben bu esnada kendilerinden uzaklaşmak istedim. Bana yakın durmamı işaret buyurdu. Geri gelip hemen arkasında dikilip abdestini bozuncaya kadar bekledim.” (Buhari, Vudu 62, 60, 61; Mezalim 27; Muslim, Taharet 73, 74, (273); Ebu Davud, Taharet 12, (23); Tirmizi, Taharet 9, (13); Nesai, Taharet 24, (3, 25). Hem Kur’ân’a, hem de bilimsel gerçeğe aykırı sözler de yine Peygamber’in ağzına konulmuştur: Güya Allah Resulü’nün Mevlası Sevban demiş ki: Ben Allah Elçisi’nin yanında ayakta dururken bir Yahudi geldi. Bir şeyler soracağını söyledi. Peygamber de “Söyleyeceklerim sana yarar sağlayacak mı?” diye sordu. Adam da “Kulaklarımla dinlerim” deyince Peygamber sormasını emretti.

 

Yahudi, yerin ve göklerin başka yer ve göklere değiştirileceği zaman insanların nerede bulunacağını sordu. Peygamber, insanların köprünün altındaki karanlıkta bulunacaklarını söyledi. Yahudi köprüyü ilk geçenlerin kimler olduğunu sordu. Peygamber “Köprüyü ilk geçenlerin muhacirlerin fakirleri olduğunu” söyledi. Yahudi köprüyü ilk geçen bu insanlara ne ödül verileceğini sordu. Peygamber, “Yunus’u yutmuş olan balığın karaciğerinin artığının verileceğini” söyledi. Yahudi bunlara, balık ciğerinden sonra ne ikram edileceğini sordu. Peygamber, “Ciğerin çevresinden yiyen cennet nurunun kesilip bunlara ikram edileceğini” söyledi. Yahudi içki olarak ne içeceklerini sordu. Peygamber, “Selsebil denen bir gözeden su içeceklerini” söyledi. Sonra adam “Ben sana, yeryüzünde ancak bir peygamberin veya bir iki kişinin bilebileceği bir şey sormak istiyorum. Çocuğun (cinsiyetinin) nasıl oluştuğunu sormak istiyorum” dedi. Peygamber, “Erkeğin suyu beyazdır, kadının suyu sarıdır. Eğer erkeğin suyu kadınınkine baskın olursa çocuk erkek, kadının suyu erkeğinkine baskın olursa çocuk kız olur” dedi. Yahudi, “Doğru söyledin, sen peygambersin” deyip gitti. Allah’ın Elçisi, “Bu adam bana bunları sorduğu zaman ben bunların hiçbirini bilmiyordum. Nihayet Allah onları bana bildirdi” buyurdu (Müslim, Hayz 34, (315). 1941).

 

 

İyi düşünülürse bu rivayetin her tarafının çürük olduğu görülür. Önce Sırat Köprüsü sağlam bir rivayete dayanmaz. Sonra yerin ve göklerin başka yer ve göğe değiştirilmesi, bunların tümden yok olacağı anlamında değil, biçimlerinin değiştirilmesi anlamındadır. Eğer yer ve gökler yani rivayette kastedildiği üzere tüm mekânlar kalkarsa varlığı hayal edilen köprü nerede kalır? Köprünün altında karanlık ayrı bir mekân mıdır ki insanlar orada bulunsun? Karanlık mekân değil, haldir, durumdur. Ayrıca bu Yahudi, köprüyü önce muhacirlerin fakirlerinin geçeceğini nasıl doğruluyor? Bu bir Yahudi bilgini ise ve köprünün varlığına da inanıyorsa buradan ilk geçenlerin Yahudi seçkinleri değil de neden muhacirlerin fakirleri olduğunu onaylıyor? Bir Yahudi bilginin bunu onaylaması mantıksal değildir. Ayrıca nur, hayvan gibi boğazlanacak bir canlı mıdır ki boğazlanıp da köprüyü geçenlere yiyecek olarak servis yapılsın? Aslında yanıtı çok güç olan bu sorular bir yana, bizim asıl konumuz erkek ve kadının menileri hakkındaki tanımlama ve hangisi galip gelirse çocuğun o türden olacağı şeklindeki düşüncenin Peygamber’e söyletilmesidir.

 

Bugün bir lise öğrencisi bile biliyor ki cinsiyeti erkek üreme hücresinde bulunan kromozomlar belirler. Bunun çoklukla ya da azlıkla hiçbir alakası yoktur. Bu bilimsel bir gerçektir. Ayrıca bu söz Kur’ân’ın açık beyanına da aykırıdır. Kur’ân, çocuğun cinsiyetinin meni sıvısındaki spermler tarafından belirlendiğini gayet açıkça belirtmiştir: “O yarattı iki çifti: Erkeği ve dişiyi. Atıldığı zaman nutfe(sperm)den” (Necm: 23/45-46). “İnsan, dökülen meniden bir nutfe (sperm) değil miydi? Sonra o, alaka (embriyo) oldu da (Rabbi onu) yarattı, ona şekil verdi. Ondan iki (cinsten oluşan) çift(i), erkeği ve dişiyi var etti” (Kıyamet: 31/37-39) ayetlerinde gerek erkeğin gerek dişinin, erkekten giden sperm tarafından belirlendiği bildirilmektedir. Çünkü Kıyamet Suresi 39’uncu ayetteki (hu: ondan) zamiri, nutfeye değil meniye gitmektedir. Eğer zamir nutfeye gitseydi dişil olması (ha) gerekirdi. Oysa (hu) zamiri erkildir. Bu ayetlerde geçen nutfe de sperm denilen meni hayvancığıdır. Demek ki erkek de dişi de babadan giden meni hayvancıklarından yaratılmaktadır. Meni hayvancığının türü, insanın cinsiyetini belirlemektedir.

 

Kur’ân, bir nefsi yani nefes alan canlıyı haksız yere öldürmenin, bütün insanları öldürmek kadar büyük bir suç olduğunu belirtirken Hz. Peygamber’in tam tersine hayvanlardan bir tür olan kertenkeleyi öldürmeyi sevap saydığı rivayet edilmiştir: “Her kim kertenkeleyi ilk vuruşta öldürürse ona şu ve şu kadar sevap vardır. Ve her kim onu ikinci vuruşta öldürürse, birinciden az olmamak üzere ona şu ve şu kadar sevap vardır. Ve her kim onu üçüncü vuruşta öldürürse ona da ikinciden az olmamak üzere şu ve şu kadar sevap vardır” (Müslim, 146/695). Hayvan öldürmek sevap olabilir mi? Oysa kara ve deniz avının helal kılındığını belirten Maide 96’ncı ayette, “Huzuruna toplanacağınız Allah’tan korkun” söylemi şu anlama gelir: “Nasıl sizin yanınıza hayvanlar toplanıyorsa, siz de bir gün Allah’ın huzurunda toplanacaksınız. Eğer siz, yanınızda toplanan yakınlarınıza sokulan hayvanlara bir zarar vermez, onları incitmezseniz, huzurunda toplanacağınız Allah da sizi incitmez, size iyi işlem yapar.”

 

Cabir b. Abdullah demiştir ki: “Allah’ın Elçisi, ’Biriniz bir kadınla evlenmek istediği zaman yapabilirse kadının kendisini, onunla evlenmeye yönelten organlarına baksın’demiş. (Cabir) dedi ki: Ben bir kızla evlenmek istedim, Bir yere saklandım. Haberi olmadan onu gözetlemeye başladım. Nihayet beni onunla evlenmeye yönelten organlarını gördüm ve onunla evlendim” (Ebu Davud, K.en-Nikâh 12; Beyhaki Marifetus-Suneni vel-Asar, et-Tergib fin-Nikâh 11/220). Böyle şey olabilir mi? Peygamber, nasıl bir kadının en mahrem yerlerini, daha açık deyimle cinsel organını gözetlemeyi öğütler? Bir erkek fırsat kollayacak ve gizlice bir kızın mahrem yerine bakacak. Gerçi Şafii ancak kadının yüzüne ve avuçlarına bakabileceğini söylemiş, İbn Abbas’a da böyle bir yorum atfedilmiş ise de bu yorumlar tutarlı değildir. Çünkü kadının yüzüne ve ellerine herkes bakabilir. Peygamber böyle bir tavsiyede bulunabilir mi? Oysa Kur’ân, Nur Suresi’nin 31’inci ayetinde müminlere, kötü bakışlarını yummalarını, helali olmayan kadına şehvetle bakmamalarını emretmiştir.

 

 

Hazreti Ayşe’nin evlenme yaşıyla ilgili rivayetler tarihi bilgilere terstir. Hadis mecmualarındaki rivayetlere göre Hz. Ayşe, 6 veya 7 yaşında Resulullah ile nişanlanmış, nikâhlanmış, 9 yaşındayken de onunla gerdeğe verilmiştir. (Müslim, Nikâh 73, (1423); Tirmizi, Nikâh 9, (1093); Nesai, Nikah 77, (6, 130). Bu rivayetlere göre Ayşe, fiilen evlenmeden

 

3 veya 2 yıl Allah’ın Resulü ile nikâhlı kalmıştır. Nikâhlı bir kız, dinen kocasını görmez mi ve onunla evleneceğini beklemez mi? Ama Ayşe’nin ifadesine göre kendisinin zifaf için hazırlanıp Allah Resulü’ne teslim edilmesi kendisi için büyük bir sürpriz olmuştur: “Onlar kılık-kıyafetime çeki düzen verdiler. Beni, (kuşluk vakti aniden) Resulullah aleyhissalatu vesselam(ın gelişinden) başka bir şey şaşırtmadı. Annem beni ona teslim etti. O gün ben dokuz yaşındaydım” (Buhari, Nikâh 38, 39, 57, 59, 61; Müslim, Nikâh 69, (1422); Ebu Davud, Nikâh 34, (2121); Edeb 63, (4933, 4934, 4935, 4936, 4937); Nesai, Nikâh 29, (6, 82). Nikâhı kıyılmış, gerdeğe girmek üzere makyaj yapılmış gelinin, damada teslim edileceğini herkes bilirken Ayşe bunu niçin sürpriz görmektedir?

 

Ayşe Resulullah’a teslim edilmesini sürpriz görüyor da kadınların kendisini tebrik etmelerini, uğur bereket dileyip çok hayırlı bir kısmet sahibi olduğunu söylemelerini, kendisine gelin makyajı yapmalarını neden sürpriz görmüyor? Bu rivayetler, Ayşe’nin özgeçmişini yazan tarihçilerin verdiği bilgiye uymuyor. Tarihçilerin ve bibliyografların tespitine göre Hz. Ayşe, Peygamberimizin kızı Hz. Fatıma’dan 5 yaş küçüktür. Hz. Fatma Peygamberlikten 5 yıl önce doğmuştur. Demek ki Hz. Ayşe, Peygamberliğin başlangıç yılında doğmuştur. Hz. Muhammed Peygamber olduktan itibaren 13 yıl Mekke’de kaldı. Peygamber hicret ettiği zaman Ayşe 13 yaşında olmalıdır. Peygamber Medine’ye göçtükten 2 yıl sonra Ayşe ile evlendiğine göre (el-İsabe: 4/359) demek ki evlendiği zaman Hz. Ayşe en az 15 yaşındaydı. Bir başka rivayete göre Hz. Ayşe, Peygamberimizin kızı Fatma ile yaşıttır. Fatma’nın doğumunda babası 35 yaşındaydı. Bu durumda Ayşe evlendiğinde 20 yaşlarındadır.   Süleman Ateş – 18/25 -06-2009 Vatan Gazetesi


 
  Bugün 2 ziyaretçi (11 klik) kişi burdaydı!


˜*•. ˜*•.•*˜ .•*˜
˜*•. ˜”*°•.˜”*°•.•°*”˜.•°*”˜ .•*˜
˜”*°•. NurettinTorun.TR.gg .•°*”˜
.•*˜ .•°*”˜.•°*”˜”*°•.˜”*°•. ˜*•.
.•*˜ .•*˜*•. ˜*•.
 
 
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=