Bu site Mozilla Firefox İnternet tarayıcısına, 1280x1024 çözünürlük seviyesine uygun dizayn edilmiştir.
   
  Nurettin Torun
  Cemaat Hükümet Kavgası RABB RIZASI MI, RANT HESABI MI?
 

Cemaat Hükümet Kavgası RABB RIZASI MI, RANT HESABI MI ?

          Erdoğan yandaşlarına göre:

“Dershaneler konusu siyasi bir projenin sadece bir ayağını oluşturuyordu. Bu işin hedefinde Cumhurbaşkanlığı seçimi ve Erdoğan’sız AK Parti projesi yatıyordu. Edep ve erdem timsali(!) Fetullah Gülen’in: ‘Şaşırmış Erdoğan’, ‘Firavunlaşmış insan’, ‘Kalplerimizi kırdın bari param parça etme be adam!’ şeklindeki çıkışları, Cemaatin tabanını Başbakan’dan uzaklaştırmayı amaçlıyordu. Gönül köprüleri bunun için yıkılmak isteniyordu. Önce, ‘Anti-Erdoğan’ duygusunu oluşturmak, sonra Cumhurbaşkanlığı seçiminde bunu Erdoğan karşıtı ‘Ortak paydaya’ taşımak planları yapılıyordu.”

Fetulllahçılara göre ise:

2004’teki MGK kararı, Tayyip Erdoğan, Abdullah Gül (dönemin Başbakan Yardımcısı ve Dışişleri Bakanı), Abdüllatif Şener, Abdülkadir Aksu ve Cemil Çiçek gibi MGK üyesi bakanların imzalarını taşıyor olsa da günün polemiğinde ‘fatura’nın adeta sadece Tayyip Erdoğan’a kesilmesi haklı bir nedene dayanıyordu. Çünkü, 2004’te ‘yok hükmünde kabul edilmiş’ olan ve ‘hiçbir işlem yapılmamış’ olan o kararın içeriğine uygun bir uygulama bugün yapılıyor, bunu Tayyip Erdoğan yapıyor ve yaptırıyordu. Abdullah Gül, ‘Dershanelerin kapatılması’ konusunda hükümet ile aynı dalga boyunda gözükmeğe bile gerek duymuyordu.

“Tayyip Erdoğan, güç zehirlenmesine uğrayınca sürekli hata yapıyordu. Onu ‘Aziz’ mertebesinde gören izleyicilerinden başlayarak, çıkarlarını onun ‘Büyük Usta’ olarak Türkiye’nin tepesinde oturmasını gören ‘Neo-Kemalistler’in yeni türevlerine uzanan yelpazedeki kişiler, onun her siyasi adımı ya da söylevlerinde bir ‘hikmet’ arıyorlar ve bulunamayacağı durumlarda akla zarar ‘rasyonalizasyon’ yoluna gidiyorlar ama güneş balçıkla sıvanmıyordu. Tayyip Erdoğan, zincirleme hata yapıyordu.” diyen eski yandaş Cengiz Çandar’dan; Moskova’da Putin’den “Bizi Şanghay’a alın, AB’den kurtarın” ricasında bulunduğu için “hangi ‘müttefik’ ülke, Tayyip Erdoğan’ın başında bulunduğu bir Türkiye’ye ‘stratejik dostluk’ hesaplarıyla yaklaşabilir?” diye soran şaşkın yalakalara kadar birçok yazar ve yorumcu saf değiştirmiş bulunuyordu.

Maskeli maskaralık ve münafıkça riyakârlık!

Bir zamanlar Fetullah Hoca ve yandaşları Erdoğan’a ve AKP iktidarına övgüler diziyordu! Sonunda kirli çamaşırlar ortaya döküldükçe yıllardır yaşanan ama pek anlaşılmayan “maskeli hayat” açığa çıkıyordu. Birbirleriyle sanki “çok iyi dostmuş” gibi görünenlerin aslında birbirlerinin “kuyularını nasıl kazdıkları” netlik kazanıyordu! Hâlâ birbirlerini “suçlamalar” devam ediyordu ve ama hiçbiri kendilerinde “kusur” aramıyordu! “Biz aslında dost olmadığımız halde, dostmuş gibi göründük; bu ayıp bize yeter” deme cesaretini gösteren bile çıkmıyordu. Hem bolca Müslümanlıktan söz ediliyor hem de Müslüman olmanın gereklerini yerine getirmekten özenle kaçınılıyordu. Ortaya dökülen “kirli çamaşırlar” gösteriyordu ki: Allah için sevişmeyen ve manevi hizmet gayesi gütmeyenler nefsi ve dünyevi hevesler için bir araya geliyor,  sonra gün gelip menfaatleri çatışınca da “gerçek yüzler” ortaya çıkıyor ve birbirlerine demedikleri laf kalmıyordu. Biri ötekini “sandıkta boğmaya” çabalıyor, öteki de berikinin “can damarlarını keserek” ortadan kaldırmaya uğraşıyordu.[1]

AKP yalakası yazar Cemile Bayraktar: “Polis Koleji imtihanlarında Cemaatin yetkili ve görevlilerin, kendi yandaşlarına soruları ve cevaplarını önceden dağıttıklarını” içeriden bir itirafçıya dayanarak Kanal a, “Manşetlerin Dili” programında ve “Hocam, bizde kırılacak kol kanat kalmadı!” yazısında belirterek Fetullah Gülen’e: “Bu imtihanlarda hakkı yenen ve mağdur edilen öğrenciler hiç mi rüyanıza gelip vicdanınızı sızlatmadı?” sorusunu yöneltmişti. Şimdi biraz canları yanınca Cemaate “İsrail işbirlikçisi, ABD hizmetçisi” diyen ve doğru söyleyen AKP şakşakçıları, 11 yıldır fiilen irtibat ve ittifak halinde oldukları Cemaatin bütün tertibat ve tahribatlarının suç ortağı değiller miydi? Şimdi pek çok kirli ve çetrefilli iddianın Cemaatin tertibi ve ABD’nin teşviki olduğunu belirten AKP borazanları, acaba “Bakın işte, orduyu nasıl hizaya getirdik!” edebiyatıyla kahramanlık taslayıp oy avcılığı yaptıkları Ergenekon ve Balyoz davalarının da, aynı Fetullahçı medyanın ve medyunların “bilgi, belge ve manşet”leriyle başlatılıp nice komutanların mahkûm edildiğini, şimdi bunların da yeniden tartışılması ve perde arkasının araştırılması gerektiğini bilmezler miydi? Bu AKP, muhabbet fedaisi geçinen Fetullahçıların, Erbakan’a karşı nefret ve hakaret dili geliştirdikleri 28 Şubat darbesinin gayrimeşru meyvesi değiller miydi?

AKP’li yazarın dolaylı itirafı!

AKP’nin en gözde kalemşörlerinden Abdulkadir Selvi, Recep Erdoğan taraftarlığıyla Fetullahçılara seslenip: “Eğer 2004’ten sonra bu Hükümet sizi bitirmeye çalıştıysa söyleyin bakalım:

• 2004’ten önce kaç valiniz vardı, şimdi kaç valiniz bulunuyor?

• 2004’ten önce kaç hâkiminiz vardı, şimdi kaç hakiminiz bulunuyor?

•  2004’ten önce kaç bakanınız ve milletvekiliniz vardı, şimdi kaç milletvekiliniz bulunuyor?

• 2004’ten önce kaç dershaneniz ve üniversiteniz vardı, şimdi kaç üniversiteniz bulunuyor?

• 2004’ten önce kaç şirketiniz vardı, şimdi kaç şirketiniz bulunuyor? Erdoğan’ın sayesinde en az on beş kat daha büyüdünüz!”[2]

Şeklinde sorular yöneltip, Cemaatin AKP döneminde ve Erdoğan sayesinde katbekat gelişip güçlendiğini dile getirmekteydi. Bu ifadeler, aynı zamanda “şecaat arz ederken sirkatin söyleyen Kıpti: yani kahramanlık taslarken hıyanet ve hırsızlığını deşifre eden Çingene” misali bir itiraf gibiydi. Bir ülkede sözde dini gayretli bir sivil organizenin, kendisine bağlı valileri, hâkimleri, milletvekilleri, belediye reisleri varsa ve sayıları giderek artıyorsa, yahu Türkiye’yi Cemaat mi, yoksa AKP mi yönetmekteydi? Cemaatin siyasetten bürokrasiye, yargı sisteminden ekonomiye, emniyetten eğitime bu denli güçlenmesine izin veren AKP iktidarı o zaman bunların bir numaralı suç ortağı yerindeydi. Daha önce can-ciğer kuzu sarması olan Fetullahçılarla Erdoğancılar, şimdi hangi şahsi hırs ve hesaplarla birbirlerine düşmüşlerdi? Sn. Başbakan ve yalakaları, bütün bu işleri zavallı Fetullah Gülen’in kotaramayacağını, Onun arkasında Amerikan derin devletinin sırıttığını, kendilerinin de aynı odaklarca öne çıkarıldıklarını bilmezler miydi? Acaba bütün bu hırçınlıklar yeterince kullanılıp yıpratıldıktan sonra, artık gözden çıkarılmanın telaşı ve tedirginliği miydi? Yoksa toplum bu kuru kahramanlık tepişmesiyle oyalanırken Türkiye daha büyük felaketlere mi sürüklenmekteydi?

MGK belgesi niye ortaya çıkarılmıştı?

2004 yılındaki MGK kararında, “Nurculuk Faaliyetleri ve Fetullah Gülen grubuna” ait kurumların faaliyetlerinin engellenmesi için, “Ağır yaptırımlar getiren yasal düzenlemeler yapılmalıdır, eylem planı hazırlanmalıdır” dayatması vardı. MGK kararının altında, dönemin Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök ve Dışişleri Bakanı olan Abdullah Gül’ün yanı sıra, beş ayrı bakanla, dönemin MGK üyeleri Aytaç Yalman, Özden Örnek, İbrahim Fırtına, M. Şener Eruygur’un da imzası yer almaktaydı. 

Başbakan Erdoğan’ın Başdanışmanı Yalçın Akdoğan, “Ama bunun gereği yapılmadı ki…” diyerek belgeyi doğrulamıştı. Oysa bu AKP’li ucuz kahramanlar ve Fetullahçılar, malum 1997 MGK kararlarını imzalamadığı halde “Erbakan korkup imzaladı!” diye propaganda yapmışlardı. Hatta aynı isimlerin imzasıyla, Milli Görüş Hareketini bitirmekle ilgili de ayrı bir MGK kararının olduğu konuşulmaktaydı.

Peki, bunların şimdi sızdırılmasını ve gündeme taşınmasını nasıl okumak lazımdı?

1) Bu ataklar, 2014 yılında yapılacak olan Cumhurbaşkanlığı seçimlerine dönük kapışmalardı. Hemen her Köşk seçimlerinden önce o güne kadar açılmayan dosyalar, defter aralarında kalan sarı sayfalar ortaya çıkarılırdı.

2) Daha önce “Fetullah Gülen ve AK Parti’yi Bitirme Planı” hangi odaklar tarafından sızdırıldıysa, bu belge de aynı odaklar tarafından ama bu kez farklı hedefler doğrultusunda sızdırılmıştı.

3) Şayet Milli Görüş hakkında da böyle bir belge hazırlandıysa bu belgenin altında imzası olanlara bunu neden ve hangi hedefle imzaladıkları sorulmalıydı.

4) Kararda imzaları bulunan, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ve dönemin Dışişleri Bakanı, şimdiki Cumhurbaşkanı Abdullah Gül neden suskunlardı? Başbakan Erdoğan, TSK’dan “irtica bahanesiyle” atılan Yüksek Askeri Şura (YAŞ) Kararlarına her defasında “şerh” düşerken, bu kararı neden imzalamıştı?

Milli Gazete’den Adnan Öksüz’ün anlattığına göre; 2013 Şubatında, TRT İstanbul Radyosunda “Dört Dörtlük Portreler” programına Taraf yazarı Mehmet Baransu’yu çağırmış ve Baransu’nun “AKP dönemindeki devlet ihalelerinde korkunç vurgunlar ve soygunlar yapılmaktadır ve bunların hesabı elbette sorulacaktır!” sözlerine çok kızan Başbakan Erdoğan tarafından görevinden alınmıştı.[3] Ve bekliyoruz, hala Sn. Erdoğan’dan bir yanıt veya yalanlama ulaşmamıştı.

 Hükümet yetkilileri, “2004 Ağustos MGK’sı yok hükmündeydi, uygulamadık” deseler de ortaya çıkarılan belgeler, kararların bir kısmının uygulandığı yolundaydı. Fetullah Gülen’in yaptığı açıklamalar da buna dayanmaktaydı. Daha önce Ergenekon davalarına delil sayılan Taraf’ın belgeleri ortaya çıkarmasıyla birlikte, iktidar ve yalakaları “TCK ve TMK’da düzenleme yapıp, Gülen’i yargılanmaktan biz kurtardık” demeye başlamıştı. Bunun anlamı “Cemaatle Hükümetin suç ortaklığıydı”

Zaman yazarı cemaate kızıp ayrılmıştı

Zaman gazetesindeki son dönemdeki yayınlarının nefret içerikli olması bir bayan yazarı isyan ettirmiş ve yazmayı bırakmıştı. Uzun yıllardır olduğu söylenen ancak ortaya dökülmeyen hükümet cemaat kavgasının kızışması ve “muhabbet fedaisi” Cemaat yazarlarının açıkça iftira ve küfretmeye başlaması üzerine “nefret ederek hak arandığını” söyleyen Zaman yazarı Leyla İpekçi  'Nefret eden yüzlere bakmak istemiyorum' diyerek Zaman'da yazmayı bıraktığını açıklamıştı.

İlker Başbuğ’un MGK isyanı!

• İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi 05 Ağustos 2013 günü davaya ilişkin nihai kararını açıklamıştır. Mahkeme, kararını Başbakanlık Müsteşarlığından istediği ancak dosyaya gelmeyen direktif ve kararları incelemeden almıştır. Milli Güvenlik Kurulu Genel Sekreterliğinden istenilen “Bölücü Faaliyetlere Yönelik Eylem Planı-2006"nın 45 nolu tedbiri ile Genelkurmay Başkanlığı’na internet faaliyetlerinde bulunma görevinin verildiği dikkate alınır ise, eksik inceleme ile verilmiş olan kararın vahameti net olarak ortaya çıkmaktadır.

• Bu durum; adil yargılamanın yapılmadığını bir kez daha ortaya koyması açısından çok önemlidir, hayatidir. İnsanlar hakkında müebbet hapis cezası dahil en ağır cezalar verilmiştir. Mahkemenin kararını açıklamasından neredeyse, dört ay geçmesine rağmen “Gerekçeli Karar" hala ortada değildir. Söylentiler, gerekçeli kararın çıkması için bir dört ay daha geçeceğini göstermektedir. Ancak, insanların cezaevlerinde tutuklulukları devam etmektedir.

• Bu vahim tablo karşısında; yetki ve sorumluluk taşıyan: Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nun, Yargıtay Başkanlığı’nın ve Anayasa Mahkemesi’nin ne düşündüğü merak edilmektedir? Kulaklarını tıkayıp, sessizliklerini koruyacaklar mıdır? Yoksa, duruma müdahale ederek, vicdanları kanatan, Türkiye’de adalet sistemini yerle bir eden, bu gibi durumlara karşı tavır mı alacaklardır?” diyen E.GKB İlker Başğbuğ’un itiraz ve iddiaları hep yanıtsız mı kalacaktı?

Beyler, bu mevki ve mertebelere hangi merkezler ve marifetler sayesinde geldiyseniz, yine aynı sistem ve sebeplerle gidersiniz. “Cezaen vifaga: (işlediklerine muvafık) Denk ve uygun bir ceza olarak” (Nebe: 26)karşılık görülmesi ilahi adaletin gereğidir. Hangi Hak davaya hıyanet girişimleriyle ve hangi bavul belgeleriyle yükseldiyseniz, aynı tür tertiplerle ezilip silineceksiniz! Erhan Tuncel’in: “Hirant Dink cinayetinin asıl sorumlusu ve organizatörü (E. Emniyet istihbarat şeflerinden ve Fetullahçı bilinen A.A.) ramazan Akyürek’tir” açıklamalarıyla, çorap gibi sökülecek kirli ve çetrefilli ilişkilerinizle deşifre edileceksiniz!

Kılıçdaroğlu Washington’da icazet mi arıyordu?

AKP Genel Başkan Yardımcısı Salih Kapusuz, CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun Washington ziyareti üzerine 1 Aralık günü tam 17 tweet atmış ve şunları yazmıştı: “Her fırsatta ‘anti-emperyalizm’ ve ‘AntiAmerika’ söylemlerini dilinden düşürmeyen Kılıçdaroğlu son 1 aydır ABD ziyareti için çabalıyor ve amacına ulaşıyordu. CHP, iktidara gelmek için projelerini ve programını millete değil de ABD’ye anlatma ihtiyacını hissediyorsa orada icazet alıyordur... Bu ABD ziyareti, CHP’nin klasik ‘Türkiye’yi şikayet’ ziyaretlerinden ziyade; Yahudi lobisi ve ‘Derin ABD’ ile işbirliği ziyaretlerine benziyordu!”

Eh, ABD derin merkezlerinde yani Yahudi Lobilerinde “iktidar icazeti nasıl alındığını” en iyi AKP’liler biliyordu!

Cemaat-CHP yakınlaşmasını Yahudi Lobileri ayarlıyordu

CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu Yahudi Lobilerinin etkin kuruluşlarından sonra Washington’da Türki Amerikan Birliği (TAA) temsilcileriyle kahvaltı yapıyordu. 2010 yılı mayıs ayında ABD çapında 200’ü aşkın kuruluşun bir araya gelmesiyle Washington’da kurulan TAA’nın, Fetullah Gülen cemaatine yakın olduğu biliniyordu. Yine cemaatin Washington’daki ana kuruluşu olan Rumi Forum, CHP heyetinin en genç isimlerinden Bursa Milletvekili Aykan Erdemir ile farklı düşünce kuruluşlarından bir grup Amerikalıyı öğle yemeğinde bir araya getiriliyordu. Milli Çözüm Dergisi aylar öncesinden, “Cemaat+CHP koalisyonu” hazırlandığını yazdığı için “Komplo teorileri üretiyor, Cemaate iftira ediliyor” diyenlerin, şimdi yüzleri bile kızarmıyordu.

Türkiye ekonomik iflasa ve siyasi kargaşaya doğru sürükleniyordu!

Financial Times’da yayımlanan ‘Türkiye Özel Raporu’ çok şey anlatıyordu. Örneğin, Daniel Dombey’in, ‘Büyük Şef’in (doğru çevirisi ‘Büyük Usta’ olmalı) ‘Türkiye’yi pusulasız sulara sürüklediği’ne dair bir başlık kullandığı çok dikkate değer yazısı, Başbakan’ın Türkiye’yi 2023’te ‘dünyanın en büyük 10 ülkesinden biri yapma’ ihtirasından söz ediyordu. Bu hedef, yılda yüzde 15 büyümeyi gerektiriyordu. Oysa daha kısa süre önce, büyüme hedefi yüzde 4’ün bile altına çekilmiş bulunuyor. Ayrıca, Türkiye’nin büyük baş ağrısı olan cari açık geçen yıl gayri safi milli hasılanın yüzde 10’una denk düşerken, büyüme hızı yüzde 7 civarında olması ekonominin doğasına aykırı bulunuyor. Cari açığın sadece yüzde 15’i doğrudan yabancı yatırımlar ile karşılanıyor ki, doğrudan yabancı yatırım rakamının 2007’nin altına indiği biliniyordu.

Türkiye’de 19 milyon ailenin sadece 1/4’ü (Dörtte biri)nin aylık veya yıllık geliri, asgari giderlerinden daha fazla görülüyordu. Yani geri kalan 15 milyon ailenin geliri giderini karşılamıyor ve toplumun büyük kısmı geçim sıkıntısı içinde kıvranıyordu. Geliri giderinden fazla olan yaklaşık 4 milyon aileden ise asıl pastayı 500 (beş yüz) aile kapışıyor ve bunların önemli kısmını dönmeler ve Yahudiler oluşturuyordu.

“Dershane savaşları şimdilik büyük ölçüde medya üzerinden yürüyor ve cemaat bu konuda net bir şekilde hükümeti zorluyor. Bunun altında cemaat medyasının bu tür kapsamlı kampanya yürütme konusunda daha deneyimli olması yatıyor. Öte yandan tartışmanın dershanelerle ilgili kısmında hükümetin argümanlarının çok zayıf, cemaatininkilerinse daha kuvvetli olması dikkatlerden kaçmıyor. Bir başka husus da, her ne kadar dışarıdan isimlere kapılarını açmış olsalar da cemaat medyasının kilit noktalarında Gülen hareketine çok erken yaşta bağlanmış insanlar bulunuyor. Onlar bu sürece bir "dava" gibi bakarken hükümet yanlısı medyada çalışanların önemli bir kısmı için bireysel çıkarların öne çıktığı görülüyor.”tespitlerine de hak vermek gerekiyordu.

“Kemalistlerle AKP’nin ortak yanları” yazısında:

MGK’da 25 Ağustos 2004 tarihinde alınan karardan geçen yıl Taraf yazarı Alper Görmüş söz ediyor, şimdi de yine Taraf’ta Mehmet Baransu kararı ayrıntılarıyla gündeme getiriyordu.

 Dershanelerin kapatılması girişimi acaba MGK’da verilen, altında Özden Örnek, İbrahim Fırtına ve Şener Eruygur dâhil generallerin ve Başbakan Erdoğan ile (o sıra Dışişleri Bakanı) Abdullah Gül’ün imzalarıyla alınan bu karara mı dayanıyordu? Daha doğrusu dershanelerin kapatılması ile su yüzüne vuran “Fetullah Gülen cemaatini bitirme planı”, Kemalistlerle bugün AKP’ye hâkim olan çevrenin zihniyet ortaklığını mı yansıtıyordu? diye soran Zaman Yazarı şahin Alpay, dolaylı biçimde  “Milli derin devletin” değil, kirli dış güçlerin (ABD ve Yahudi Lobilerinin)  tarafında olduklarını da deşifre ediyordu.

Cengiz Çandar, 2004'teki bir görüşmede dönemin Emniyet İstihbarat Daire Başkanı'nınPerinçek için "Jitem'in sözleşmeli personeli" dediğini aktarmıştı. Halil Berktay da Perinçek için "Atatürk hakkında 'puttu, yük oldu' diye yazılar yazmışken şimdi ultra Kemalizme rücu etti"tespitini yapmıştı. Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı Başkan Yardımcısı Erkam Tufan Aytav’ın kaleme aldığı, ‘Aydınlık’tan Kaçanlar’ adlı kitap Ufuk Yayınları’ndan çıkarılmıştı. O tarihlerin hızlı Maocuları’nın neler düşündüklerine ve neden döndüklerine ışık tutan kitap, Cengiz Çandar, Şahin Alpay, Halil Berktay, Oral Çalışlar, Gülay Göktürk, Ethem Sancak ve Büşra Ersanlı’nın anlatımlarından oluşuyordu.Bir zamanlar koyu İslam düşmanı ve Darwinist-Maoist kafalı, şimdilerde ise Cemaat yanlısı ve Amerikan şakşakçısı Şahin Alpay, Cengiz Çandar, Oral Çalışlar ve Gülay Göktürk gibi “parayı verenin düdüğünü” çalan tipler, eski arkadaşlarını satarak ve sık sık onlara sataşarak göze girmeye çalışıyordu. Yani katı ulusalcıları da, ılımlı İslamcıları da aynı odaklar kullanıyordu. Oysa bir zamanlar bu yandaşlar beka vadisinde “komünist dünya cenneti” için eğitiliyordu.

Hatırlayınız; Genelkurmay bünyesinde Fetullah Gülen hareketi ve onunla birlikte Adalet ve Kalkınma Partisi’ni (AK Parti) ‘bitirme planı’ hazırlandığı haberini ilk yazan, 12 Nisan 2009 tarihli Taraf gazetesinde Mehmet Baransu olmuştu. Haberdeki iddianın birden fazla önemli boyutu bulunuyordu. İlk olarak, bir yıl önce, 2008’de iktidardaki AK Parti aleyhine Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından açılmış kapatma davası iddianamesindeki suçlamaların bir kısmının bu amaçla ‘içeride’ üretildiği kuşkusunu doğuruyordu. Anayasa Mahkemesi AK Parti’yi kapatmıyor, ama ‘Laiklik karşıtı eylemlerin odağı olmak’ suçundan mahkûm ediyordu. Albay Dursun Çiçek ve ‘ıslak imza’ tartışmalarını hatırlayalım... Nitekim Baransu’nun bu tartışmaları takiben o zaman Beşiktaş’taki adliyeye giderek teslim ettiği bavul dolusu belge, bir darbe girişimi sayılan Balyoz davasının açılmasında büyük pay sahibi olmuştu. İkincisi, Genelkurmay bünyesinde açılıp işletildiği yazılan ‘sahte’ ya da ‘tuzak’ internet siteleri söz konusuydu. Genelkurmay’ın başına, 30 Ağustos 2008’de görevi Yaşar Büyükanıt’tan devralan İlker Başbuğ getiriliyordu. Başbuğ, Büyükanıt ile birlikte, bir önceki dönemde, yani 2002-2006 döneminde Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök’ü AK Parti’ye laiklik müdahalesinde bulunması için baskı altına alan komuta heyeti üyelerine karşı Özkök’ü fiilen koruyan isim olarak biliniyordu.

Asıl soru şuydu: Ergenekon ve Balyoz davalarında, belki gerçekten suçlu ve sorumlu komutanlar vardı; bu tiplerin İslam’a ve dindar halkımıza karşı olumsuz tavırları aşikârdı. Ancak bu bahanelerle bütün TSK’yı töhmet altına alıp yıpratmak ve milletimizin ordusuna olan güvenini yıkmak için hazırlanan kurgu ve komploları Amerika, asıl Fetullahçılar eliyle mi, yoksa Erdoğan ekibiyle mi uygulamıştı?

Milli Gazete yazarı Mehmet Şevket Eygi “Dershane Kapışmasıyla” ilgili:

Bu kavga kesinlikle dershane kavgası değildir. İşin içinde başka işler vardır. İşin içinde ABD vardır. İsrail ve Siyonizm vardır. Papalık ve Hıristiyanlık vardır. (Erdoğan’a karşı) Sivil darbe teşebbüsü vardır. On milyarlarca dolarlık bir pasta vardır. Dinlerarası diyalog vardır. Serbest seçimlerle iktidara gelmiş Başbakan’ın seçimsiz düşürülmesi hesapları vardır. Münzel=indirilmiş gerçek İslam’ı değiştirip, onun yerine uydurulmuş ve türetilmiş yeni bir İslam getirmek vardır. Tesettürü zaruriyat-ı diniyeden çıkartıp ayrıntı haline getirmek vardır. İslam’ın Allah katında tek hak din olduğu temel inancını yıkıp, o inancın yerine zamanımızda üç hak ibrahimî din bulunduğuna dair batıl inancı koymak vardır. Dershaneler buzdağının su üzerinde görünen onda biridir. Bendeniz bugünkü kavganın içine girmem ve taraf tutmam.  Lakin kavga mı savaş mı, her neyse asıl sebeplerini aramaya, öğrenmeye çalışırım. Çok akıllı, cin fikirli olmasam da, bu savaşın dershane savaşı olduğuna inanacak kadar ahmak ve salak değilimdir.

Burnuma çok acayip kokular geliyor. Darphane makinalarının seslerini işitiyorum. Hafızam gerilere gidiyor. Hani 2004 yılında Mardin’de tarihî Kasımiye medresesinde Dinlerarası Diyalog festivali yapılmıştı ya. Patrikler, papazlar, bir de Diyanet müftüsü… Çanlar çılgınca çalarken ezan okunmuş ve oradaki ruhbanlar hep birlikte havuzun üzerindeki derme çatma salaş köprüden kara cüppeleriyle yel yeperek yelken kürek merasimle geçmişlerdi. Akıllarınca üç ibrahimî din mensupları böylece Sırat Köprüsünden geçerek Cennete duhül edeceklerdi. Bendeniz Ehl-i Sünnet ve Cemaat dairesi içinde naçiz bir Müslümanım. Dinlerarası Diyalog doktrinini reddederim. Allah katında tek hak dinini İslam olduğuna kesin şekilde inanırım.” diyerek tarihi bir uyarı yapmıştı.

Taraf yazarına göre dershane dalaşı aslında “Halife kim olacak?”kavgasıydı!

Taraf gazetesinin sert çıkışları ile dikkat çeken yazarı Namık Çınar, dershane polemiği ile başlayan AK Parti Gülen Cemaati arasındaki gerilimi çok farklı bir şekilde yorumlamıştı. Çınar'a göre Gülen ve Erdoğan arasındaki kavga aslında "Halife kim olacak?" kavgasıydı. Ona göre:"Tahttan indirilen Kemalist laikçilerin vesayet savaşları bitince, demokratikleşme görüntüsüyle onların yerini bu sefer de ılımlı İslamistler almaya başlamıştı. Çünkü çıkar ve iktidar pastası çok büyüktü ve iştah kabartıcıydı!

Ve zaman zaman ucuyla muhaliflere dürtmeye de yarayan bıçak kimin elindeyse, buraları demokratik olmadığı için pastayı o kesip paylaştıracaktı. Meselâ, eğer bir şirketiniz var da Başbakan’ın uçağında yer kapmışsanız, kolunuzdan tutup götürdüğü ve kefil olduğu o diyarlarda ürünleriniz rahatça pazarlanacaktı. Biat etmenin ve rüsumunu ödemenin dışında, ne AR-GE’ye, ne pazarlama departmanına ihtiyacınız vardı. Kimi İslâm ülkelerinde en dorukta oturan din büyüğü Ayetullahların hilafet sancağı altındaki gibi bir siyasi modele mi evrilecektir; yoksa Osmanlı’daki gibi sultanın politikalarına hizmet için, onun denetimi altındaki bir şeriat düzene mi kayılmaktaydı?”[4]

Bu itiraz ve itiraflar “ABD güdümünde olacak ve İslam dünyasını avutup avucuna alacak göstermelik bir halife olma yarışının, Erdoğan’la Fetullah’ı karşı karşıya getirdiğini” ortaya koymaktaydı.

Yeni Akit gazetesi yazarı Mehtap Yılmaz, kaleme aldığı yazısıyla Fetullah Gülen'e demediğini bırakmamıştı.

AK Parti iktidarı ile Gülen cemaati arasında yükselen dershane gerilimini köşesine taşıyan Yeni Akit gazetesi yazarı Mehtap Yılmaz, cemaati ve lideri Gülen'le ilgili ağır ithamlar sıralamıştı.

"Türkiye'de bir tek (dini) lider Fetullah Gülen mi? Bir sürü İslami cemaat vardı! Şimdi soruyorum! Hangisinin bankası vardı? Hangisinin istihbaratı vardı? Hangisinin bu kadar basın yayın organı vardı? Hangisinin HSYK'da, TSK'da, MİTte, bürokrasinin en kilit noktalarında, bu kadar adamı kadrolaşmıştı? Hangisi kurbanla, fitreyle, zekâtla topladığı paralarla bankacılık sektörüne bulaşmıştı? Hangisi kurbanla, zekâtla, fitreyle, zorunlu dergi gazete aboneliklerinden edindiği ekonomik güçle Vatikan'a eğilip bağlanmıştı?

Hangisinin lideri Papa'ya biat edip Peygamber huzurundan ayrılıyor gibi geri geri adım atarak tazime kalkışmıştı? Hangisi Yahudilere ağlayıp, Mavi Marmara'yı dağlamıştı? Hangisi dış politikasını İsrail'e ayarlı geliştirmediği için Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu'na cephe almıştı? Hangisi sırt İsrail'in istenmeyen adamı diye Hakan Fidan üzerinden mevcut iktidara darbe planı hazırlamıştı? Hangisi Gezi'cilere "çapulcular" dediği için Başbakan'a ayar çekmeye kalkışmıştı?

Hangisi iktidara muhalif basın mensuplarını makamında ağırlayarak Erdoğan'ı "diktatör"lükle suçlamıştı? Hangisi, elemanlarını “şu saatlerde Twitter'da protesto eylemi yapın” diye kışkırtmıştı? Hangisi Risale-i Nur'un lisanını öykündüğü halde. Risale-I Nur'ların varislerinin isyanına rağmen onları tahrif yoluna sapmıştı? Fetullah Gülen Başörtülü Merve Kavakçı'ya saldıran Ecevit’le tam da o dönemde can ciğer olmamış mıydı? Şefaat hakkım olsa, Ecevit’e şefaat ederim buyurmamış mıydı? Aynı Fetullah Gülen, Emine Erdoğan'ı hedef alan sarhoş CHP vekiline niye ağzını açmamıştı? Hiç kusura bakmayın... Başbakan'a “Firavun, tımarhanelik” diyen de bu insandı!”

Recep T. Erdoğan’ı, AKP kadrolarını ve yandaş yazarlarını da, Fetullah Gülen’i ve Cemaatini de aynı güçlerin palazlandırdığı, yani Siyonist Yahudi Lobilerinin parlatıp iktidara taşıdığını unutmuş gibi davranan Akit yazarlarının bu tespit ve tenkitlerini okuyunca:

“Yahudiler: “Hıristiyanlar (hakikat ve hidayetle ilgili) hiçbir şey üzerinde değillerdir” dediler. Hıristiyanlar ise “Yahudiler (hakikat ve hidayetle ilgili) hiçbir şey üzerinde değildirler” dediler”(Bakara: 113)ayetini hatırlamıştık. Çünküsü her iki taraf ta, birbirleriyle ilgili söyledikleri doğru şeylerdi, çünkü hiçbirisi istikamet ve hizmet üzerinde değildi.

Cemaatle iktidar çekişmesini, Rahmetli Erbakan’la Esat Coşan muhalefetine benzetenler de vardı

Oysa, Prof. Dr. Mahmud Esad Coşan’ın bu konuyla ilgili hataları sadece teorik boyutla ilgili kalmamış, uygulamada da, ne yazık ki, savunduklarının tam tersini yapmıştı. Coşan âlim olmakla şeyh olmayı birbirine karıştırmıştı. İkincisi, lidere biat ile şeyhe intisabı karıştırmıştı. Fıkhî hükmü muallimlik ve mürşitlik olan şeyhliği, halifelik (devlet ve hizmet liderliği) gibi göstermeye çalışmıştı.

Ancak, kendi söylediklerini bizzat kendisi uygulamamış, tam aksi yönde davranmış, “Bütün işlerin başına âlimlerin geçmesi gerektiğini” savunduğu halde bizzat kendisine bağlı işlerin başına, “Bu benim yakınımdır, sırdaşımdır” diyerek, ilmi olmayan birini oturtmuşlardı. Coşan, bütün işlerin başına âlimlerin geçmesi gerektiğini söyleyerek Erbakan’a sataşmıştı, fakat bir eğitim ve öğretim faaliyeti olduğu için esas itibariyle ilme en çok muhtaç olan şeyhlik makamına, ilmi olmayan birini bırakmıştı. Böylece, bir bakıma, reklamlarda “Hüseyini” göstermiş, teslimatta işi “Yezid”e bağlamıştı.” diyenler haklıydı.

 Coşan, Erbakan’ı “laiklik”e sığınmak ve şeraitten sakınmakla suçlarken, varisi olarak ortaya çıkanlar, açıkça hem de yanlış ve haksız laikliği savunmaya başlamıştı. “Adil Düzen” ve “Millî Görüş” diyerek bizzat İslâm’ı savunan Erbakan’ın aksine, bunlar, açıkça İslâm’ı bir kenara bırakmıştı. Ve zaten Milli Görüş siyaset sahnesine çıkıncaya kadar Nurcu, Süleymancı ve Tarikatçı kovalatan güçler, bu sefer “sakın Erbakan’a kaymasınlar” diye dini cemaatleri destekleyip öne çıkarmaya başlamıştı.

Ahmet AKGÜL  / Milli Çözüm Dergisi / Şubat 2013 Sayısı



[1] Bak: Zeki Ceyhan, Milli Gazete

[2] Yeni Şafak, 02.12.2012, (Cemaat ve Dershaneler)

[3] Bak: 1 Aralık 2014, Milli Gazete

[4] 29.11.2013, Taraf


 
  Bugün 2 ziyaretçi (48 klik) kişi burdaydı!


˜*•. ˜*•.•*˜ .•*˜
˜*•. ˜”*°•.˜”*°•.•°*”˜.•°*”˜ .•*˜
˜”*°•. NurettinTorun.TR.gg .•°*”˜
.•*˜ .•°*”˜.•°*”˜”*°•.˜”*°•. ˜*•.
.•*˜ .•*˜*•. ˜*•.
 
 
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=